Bazen bazı dostlarımın uyarısı ve bazen de kendi kendime telkinim; ‘siyasi ve içtimai polemiklere vesile olacak konulara girme…’
Eyvallah hak veriyorum. Ancak öyle şeyler yaşanıyor ki, insan duyduğu rahatsızlığı, ıstırabı ve ülkenin geleceğine ilişkin endişelerini paylaşmayı arzu ediyor. Öyle ya, sıkıntılar paylaşıldıkça azalır; mutluluklar paylaşıldıkça çoğalır. Bu yazımla da; ‘bu ülkedeki bütün olumsuzluklara rağmen ma’şeri vicdanın galip geleceğine dair yeniden bir umut beslemektir, yeşertmeye çalışmaktır.
Herhalde çoğunuz görmüşsünüz, duymuşsunuzdur; Bir TV programında kendisi ile yapılan mülakatta sorumsuz ifadelerde bulunan bir kadının ve ona çanak tutan TV programcısının beyanlarına tanık olduk. TV seyreden birisi değilim. Ancak sosyal medya aracılığıyla ülkede neler olup bittiğini takip etmeye çalışıyorum.
Bugüne kadar o sözkonusu program sunucusuna, Allah için hiç sempati beslemiş biri değilim. Allah’ın yarattığı varlık olması dolayısıyla nefret ettiğimi söyleyemem ama yeryüzünde herhalde bana en itici gelen bir prototip.
Neyse, burada amacım bir şahsiyet analizi ya da kırıcılığı yapmak değil. Ne yaptığına bakıyoruz!..
Yıllar önce arada sırada TV’de gördüğüm zaman, gerek konuları sunuş biçimi, üslubu; gerekse içerikle ilgili rahatsızlığımı TV yöneticilerini yazdım.
Malum, saf Müslümanların bağışlarıyla, sadakalarıyla kurulan bir TV’de sözünün başını, ortasını, sonunu hesaplayamayan, ağzına geleni konuşan ve bunların üstünü de başörtüsüyle örten nevzuhur bir kişiye kapıları açmışlar. Soruyorum, hangi başarısından, hangi ehliyetinden dolayı bunu istihdam ediyorsunuz?
Bugüne kadar belki de yüzlerce defa aldığım cevabı alıyorum; “Programı reyting yapıyor.” Yani, halkın samimi duygularının bir tezahürü olan bağışlarla kurulan ve güya İslami hizmetin emrine verilmesi düşünülen TV’yi paraya, güce esir etmişler. TGRT ile başlayan ve malumlarla devam eden bir trajedi… Müslüman toplumun iyi niyetini, samimiyetini istismar ederek, onların inançlarına saldırmak, çirkinleştirmek, itibarsızlaştırmak…
Evet, dediğim gibi normal şartlarda o ismini anmaktan bile haya ettiğim, ortamın nezahetine yakıştıramadığım malum kadının ne dediğini hiç dönüp bakmazdım, merak etmezdim. Hatta bakmaya, edepsizliğine tanıklık etmeye de haya ederdim.
İşte yine bir fecaatle tekrar karşımıza çıktı. Programına çıkardığı ve normalde hiçbir özelliği olmayan ismi malum olan sonradan ihtida eden bir kadınla yaptığı söyleşinin bir bölümünü sosyal medyada izleme bahtsızlığını yaşadım.
Son yıllarda ‘ayakların baş; başların ayak olduğunu’ görüyordum ama yine de söyleşi de zikredilen mevzuyu duyduğumda,”eyvah ki, eyvah!” dedim. Yazık bu ülkeye; yazık bu topluma! Kendi elleriyle kendilerini yıkıma sürüklüyorlar. Bu nasıl bir cinnet hali? Bu nasıl bir sorumsuzluk? Bu nasıl bir vicdansızlık? Bu nasıl bir canavarlık?
Birileri katliam mangaları kurmuş, komşularının isim listelerini çıkarmış ve ilk fırsatta baskın verip hepsini kılıçtan geçireceklermiş. Bunu da reislerine hürmeten yapacaklarmış! Hayret etmiyorum, bugüne kadar bu ve benzeri söylemleri çok duydum. İktidar karşıtı birileri olsa hemen gözaltı yapılır, kodese tıkılır. Ama eğer söyleyen iktidar yanlısı ise yaptığı yanına kar kalıyor. Hem de karşı mahalleyi tehdit ettiğinden dolayı da iltifat / taltif görüyor.
Bu çok ağır ve tehlikeli bir söylemdir. Çok eskilere gitmiyorum; 6-7 Eylül olayları; Çorum, Maraş ve en son Sivas Madımak katliamı işte böyle bir sorumsuzluğun neticesidir. Öyle ‘üst akıl, dış güç, faiz lobisi’ gibi gelenekselleşmiş hayali düşman yaratma genellemesinden vazgeçelim artık. İçimizdeki beyinsizler yüzünden bu toplum felaketler yaşıyor. Birisi çıkıyor; ‘vatan, devlet, millet, bayrak’ diyerek bir kitlenin önüne geçiyor; kitleyi hamasi söylemlerle coşturuyor ve gaza getiriyor, tutuşturduğu yangının ortasına bırakıp kaçıyor. Sonuçta yaşanan onca facia, mağduriyetler ve mazlumiyetler ve dahi gerisinde bıraktıkları kin ve husumet dalgaları…
Bosna faciasını anlatanlar da aynı şeyi söylüyorlardı; “Bir gün öncesine kadar bir birimizin komşusuyduk; birbirimize gider, ikramlarda bulunurduk; ancak bir sabah kalktık ki, aynı komşular ellerinde palaları, kazma ve kürekleriyle kapımıza dayanmış…” Hiç mi olup bitenden ders almıyorsunuz?
Ne demek bu? Komşularından 40-50 kişinin listesini yapmış ve ilk fırsatta hepsini katledecekmiş.
Niye?
“Reisime duyduğum muhabbet ve sevgi uğruna!”
Bu nasıl “öldüren” bir sevgiymiş?
Elbette bu yazıyı okuyan herkesin az çok malumudur ki, bunun sevgiyle, şununla, bununla bir ilgisi yok; Kendi küçük dünyalarında kurdukları yeni irili, ufaklı iktidarlarını kaybetmemek; yeni yeni ganimetlere konmaktır bütün sevda…
Heva ve heveslerini ‘rab’ edinen nevzuhur bir kitle. Azınlık ama sesleri gür çıkıyor. Çünkü meydan onlara bırakıldı; ‘taşlar bağlandı, itler serbest bırakıldı.
Burada tekrarlarla uyarmaya devam edeceğim; halen din, devlet ve vatan sevdasıyla hareket eden samimi vatandaşlara çağrımdır; “İnanınız başka bir şey değil, bu anlayış ve söylem bizi yıkıma götürüyor. Ülke kanunsuz,kuralsız yer altı örgütlerini çağrıştırır bir azınlığın tasallutuna mı girmiş sorusunu sorduruyor. Bu kendini bilmez gazeteci müsveddesine ve konuk ettiği “ruhunu şeytana teslim etmiş” kadına prim vermeyelim ve siyasi iradeyi ve savcıları göreve çağıralım…