ADALETİ SİYASETE KURBAN VERDİK

by Fahrettin Dağlı
28 Şubat diye adlandırılan dönemle ilgili olarak bugünlerde süren gözaltı ve tutuklamalar nedeniyle yine başa dönüyoruz. Hani o meşhur metafor var ya; “Gömleğin birinci düğmesini yanlış iliklerseniz diğerlerinin doğru iliklenme imkanı olamaz.”
28 Şubat dönemi sözkonusu olduğunda çoğumuzun hafızasında, “başörtülü kadınların okullara alınmaması; dindar insanların kamu kurum ve kuruluşlarından tasfiye edilmesi” canlanır. Halbuki sözkonusu dönemle ilgili hadise sadece bundan ibaret değil; iktidarı; daha geniş anlamda siyaseti, vesayeti altına alan anti demokratik uygulamaların icra edildiği bir dönemin adıdır.
Geniş bir spektrumla o dönemi mercek altına alsak bu ülkeye yapılan büyük ihanetin çerçevesini görebiliriz.
Bu dönemin en önemli çıktılarından birisi, geniş hak ihlallerinin yanında büyük çaplı yolsuzlukların sözkonusu olduğu bir dönem…
Ak Parti iktidar olduğunda, haliyle toplumun ekserisi geçmiş dönemle ilgili her türlü hak ihlalleri ve yapılan yolsuzluklarla ilgili inceleme ve soruşturmalarının yapılması beklentisine girdi. Ve bu beklentiye karşılık olmak üzere öncelikle 2003 yılında “Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu” kuruldu. TBMM’de kurulan bu komisyona diğer kamu kurum ve kuruluşlarından da uzman kişiler görevlendirildi. O dönemde ben de bir bakanlığın Teftiş Kurulu Başkanlığını yürütüyordum. Normal prosedür, bizden uzman kişi talep edilir ve biz de uygun gördüğümüzü orada görevlendiririz. Böyle olmadı. Komisyon Başkanı imzasıyla tarafımıza intikal eden yazıyla, kurulumuzda görevli iki müfettiş ismi verilerek talep yapıldı. Bunun genel teamüle uygun olmadığı bir yana, diğer taraftan verilen isimler bana komisyonun ciddiyeti hakkında kanaat verdi. Anlaşılan komisyonun veya daha geniş anlamda iktidarın iradesi istikametinde bir görüş oluşturulması için uzmandan ziyade kanaatlerine ters düşmeyecek kişi arıyorlardı. Bu durumu beraber çalıştığım Sn. Bakan’a arz ettim; kendisine izah ettim. Alanla ilgili çalışmaları olan bir arkadaşımızın görevlendirilmesinin doğru olacağını kendisine ifade ettim. Mutabık kaldık ve onların taleplerinin aksine bir başka arkadaşımızı görevlendirdik. Görevlendirme yazımız komisyona intikal ettiğinde Komisyon Başkanı iki üç defa telefonla beni arayarak neden bildirdikleri isimleri görevlendirmediğimizi sorguladı. Bir sonuç alınamayınca da o arkadaşın geri çektirilmesini bizden talep ettiler. O talebe de olumlu karşılık vermedik. Dolayısıyla bu minval üzere devam etti.
Neden bu örneği verdim. Aslında bu örnek bize siyasal iktidarın, yolsuzluklarla veya daha geniş anlamda 28 Şubat döneminin anti demokratik uygulamaları konusundaki samimiyetini ele veriyordu. Hadi diyelim, o yıllarda henüz askeri vesayetin gücü kırılmadığı için 28 döneminin diğer antidemokratik uygulamaları konusunda acele edilmedi. Halbuki bu dönemin yolsuzluklarının araştırılması ve faillerinin adalete teslim edilmesi geniş bir kitlenin beklentisi ve talebiydi.
Uzun bir aradan sonra rapor hazırlandı ve bir takım insanlara yüce divan yolu gözüktü. Ancak sonuç akim kaldı. Siyaset, yine hukuku yedi. Hukuk başka bir bahara kaldı.
2013’ te de 28 Şubat davası başladı. 28 Şubatın mağdurları sadece başörtülü kadınlar veya dindar olarak bilenen kamu çalışanları değildi. Bu topluma yapılan büyük bir ihanetti. Akıldan ve hikmetten mahrum bir avuç azınlık çetenin, siyaseti ve kamu düzenini vesayetleri altına alarak ideolojik bağnazlıklarının bir sonucu olarak giriştikleri bir maceraydı. Bu akıl dışı politikanın bir sonucu olarak ülke hem sosyal ve hem de ekonomik anlamda çok büyük şeyler kaybetti. Ve bu sonuç 2002’de yapılan seçimde koalisyon ortaklarını baraj altı yaptı. Ve AKP’ye de altın tepsi içerisinde iktidar sunuldu.
AKP iktidarı da uzun bir aradan sonra biraz da mahalle baskısıyla bu dönemin olup bitenlerini 2013 yılında yargıya taşıdı. O gün yargılamaları takip edenler intibalarını paylaştılar; Sürecin gayri ciddi bir anlayışla sürdürüldüğünü; adet yerini bulsun kabilinde yürütüldüğünü; siyasetin icaplarının gözetildiğini ilettiler. Ve 8-9 yıllık gel-gitlerden sonra bugün derin dondurucuya bırakılmış dava sonuçlandırıldı. Faillerin bir kısmı ölmüş; diğerlerinin ise yaşı 80’ini geçmiş. Geciken adaletin adalet olmadığını biliyoruz. Haliyle aklı başında insanlar soruyor; adaletin tecellisi için neden bu kadar beklenildi? Ve yine aklı başında insanlar, neden bugüne kadar bekletildiğini de çok iyi biliyorlar. Amacın, hukukun tecellisi olmadığını; siyasetin icaplarına göre sonuçlandırıldığını iyi biliyorlar. Perinçek’in o çirkin ifadesiyle hukuk yine siyasetin köpeği kılındı.
28 Şubat’ta ne mi oldu?
Bugünlerde yaşadığımız onca hadisenin en önemli sebeplerden biridir.
Bir defa siyaset kurumu üzerinde darbe tehditli bir vesayeti inşa ettiler.
İnsan haklarını aykırı anti demokratik bir süreci başlattılar.
Bugün nasıl “birileri dediğim, dedik; çaldığım düdük” diyorsa o günün aktörleri de aynı şeyleri söylüyorlardı.
O süreç, kamu yönetimini altüst etti.
İktidar ortaklarını baraj altı yaptı.
Ekonomik ve sosyal dengeleri bozdu.
Bunun sonucu olarak toplum ekonomik anlamda ağır bir fatura ödemek mecburiyetinde kaldı.
Kamuda yolsuzluğa pik yaptırdılar.
Eğitim sistemine ağır bir darbe vuruldu.
Sözün kısası, insan haklarını hiçe sayan ideolojik bir azınlığın yapabileceği en büyük tahribatı yaptılar.
Bu tahribatın hesabı sorulmalı mıydı? Elbette sorulmalıydı. Ve hukukun tecellisi zamanında sağlanmalıydı. Ne yazık ki, benzer her hadisede olduğu gibi burada da siyasetin maslahatı gözetildiğinden hukuk, siyasete kurban verildi. Bugün kimi ölmüş; kiminin de yaşı başı gelmiş insanlar için karar istihsal etmenin bir anlamı yok. Buna hukukun tecellisi olarak da bakmayız.
Sonuç olarak bugün yapılacak tek şey var; bu aşamadan sonra yaşı başı geçmiş; ölüme merdiven dayamış insanları cezalandırmak değil; o dönemi bir daha tekrarlamama adına mahkum etmektir. Bunu da bu iktidardan beklemiyorum. Vesselam…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept