Merhum Sırrı Süreyya Önder ile ilgili yaptığım paylaşımlara muhafazakar camiadan gelen tepkiler ve aynı kesimlerin sosyal medya hesaplarında yaptıkları olumsuz paylaşımlar beni ciddi şekilde hüzünlendirdi. Bunlara şahitlik ettikçe müslümanların içinde bulunduğu hazin duruma bir daha hayıflandım.
Elbette hepimiz gibi merhumun da onlarca hatası, yanlışı olmuştur. Nihayet hepimiz faniyiz ve hatalarla malulüz. Lakin kişileri değerlendirirken ilk okları kendimize yöneltmemiz icap etmez mi? “Benim de hatalarım, yanlışlarım var. Müslüman aidiyetini taşımam, sağdaki herhangi bir siyasal gruba olan mensubiyetim beni doğrudan ahlaklı, erdemli kılmıyor. “Ben müslümanım ahlaka ihtiyacım yok” diyebilir miyiz? Böyle bir anlayış külliyen yanlış, hatalı olur.
Merhum da dahil milyonlarca insanın yanlışlarında, hatalarında benim payım nedir?” diye kendi kendimize sorduk mu hiç?
Acaba müslüman kimliğiyle yaptığımız yanlışlar, hatalar, dine mesafeli insanları İslam’ın rahmet ikliminden uzaklaştırıyor mu?
Bazı sosyal medya kullanıcıları dini ve siyasi / ideolojik hasımlarına verip veriştiriyorlar, en kaba sözleri sarf ediyorlar, bunu yaparken adeta haz duyuyorlar. Yıllar önceydi sağcı gazetelerin birinde köşe yazarlığı yapan ve kem söz söylemede, hasımlarına hakaretlerde bulunmada sınır tanımayan bir kişinin ölümünden sonra yine sağcı gazetelerde önemli konumlarda olan iki kelli felli gazetecinin onu anmak için yaptıkları TV programında, övgü maksadıyla şu sözler ifade edildi: “Allah razı olsun, merhum bizim adımıza da karşı mahalleye küfrediyordu.” Bunu kulaklarımla duyduğumda ayaklarım yerden kesilmişti, “bir müslüman bir küfürbazı küfründen dolayı nasıl över, dua eder?” İşte yerlerde sürünen ahlak anlayışımızdan bir numune…
Halbuki bir müslüman, müslümanlığını bir başkasının başına kakmamalı, “Benim Müslüman olmam Allah’ın bir lütfudur, bundan şahsıma bir pay çıkarmam doğru değildir. Eriştiğim bu nimete dışarıdakilerin erişmesi için neler yapabilirim?” diye kendi kendine sormalı ve cevabını aramalıdır. Onu hakir görmek, bir tekme vurup daha da aşağılara yuvarlamak yerine elinden tutup arkadaş olmak, ona temsili bir güzellik göstermek gibi erdemli davranışlar peşinde olmalıdır.
Siyası bağnazlıkla karşılarındakileri yerden yere vuranların aklına o sırada Hz. Peygamber geliyor mu acaba? Müslümana yakışan, “Farz-ı muhal şu an burada Hz. Peygamber olsaydı ne yapardı?” gibi düşünüp ona göre bir tutum ve davranış belirlemektir.
Hz. Peygamberin yaşam pratiği Kur’an’ın mesajını daha net bir şekilde anlamamızın tercümesidir / şahididir. O, kendisinden sonra gelecek takipçilerine karşılaşacakları her müşkülatı, engeli aşacak bir hayat numunesi bıraktı. Eğer Hz. Peygamberin yaşanmış hikayesini tam olarak okuyup idrak etmiş, hikmetini anlamışsak, karşılaşacağımız her bir problemi çözecek mikro düzeyde de olsa bir cevap bulabiliriz. Onun için de tabir yerindeyse Onun hayat hikayesini zihinlerimize nakşetmeliyiz. Bir müşkülatla karşılaştığımızda, “Şimdi Peygamber burada olmuş olsaydı ne yapardı?” diye sual edip cevabını arayan herkese bir imkan kapısı aralanabilir.
Malum Hz. Muhammed (sav) son ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir. Hz.Adem’le başlayan ahlakın inşa ameliyesi Hz. Peygamberle tamamlanmıştır. Veda hutbesinde ortaya koyduğu ahlak pratiğine müminleri şahit göstererek bu dünyaya veda etmiştir.
“İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık…” (Bakara:143)
Yani “Ümmeti vasat” Dilediğini dosdoğru yola ileten Allah, bu cümleden olmak üzere müslümanları da “vasat bir ümmet” yapmıştır. Hedef, her türlü eğrilik, aşırılık, kötülük ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi oluşturmaktır. Vasat ümmet aynı zamanda, “İfrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlakında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum” anlamına gelir.
Ayette ifade buyurulduğu gibi Peygamber biz müminler için şahit / örnek, biz müminler de diğer insanlar için birer şahit / örnek olmak durumundayız. Herhangi bir insan bir mümine baktığında onun yaşamında Hz. Peygamberin ahlakını görmelidir.
Ne yazık ki, biz müslümanlar bu hal üzere olmaktan çok uzaklaştık. Hallerimiz, bırakın dışardakileri yaklaştırmayı, uzaklaştırmaktadır. Basit bir gözlemle bugün bunu müşahede etmek çok basit. Bu gerçekliği göremeyen göz, işitmeyen kulak hakikatte kör ve sağırdır.
Zaman zaman düşünürüm, farz-ı muhal bir gün Hz. Peygamber aramıza çıkıp gelse, hali pürmelalimizi görse ne derdi acaba? “Benim getirdiğim din bu mu? Bu kadar mı tanınamaz hale geldi?” veya “Benim size miras bıraktığım ahlak bu mu?” diye sorsa verilecek cevap bulamayız.
Tarihte müslümanlar zaman zaman bu sosyal krizi yaşamışlar. Biz ahir zaman ümmetiyiz belki toplu bir felakete duçar olmayacağız ama daha kötüsünü de yaşayabiliriz. Bediüzzaman Said-i Nursi, “bir müslümanın başına gelebilecek en büyük musibet dinine gelendir.” diye ifade ediyor. Öyle ya, İnsanın bu dünyaya geliş amacı Rabbini tanımak, bilmektir. Eğer bu öğrenme ve bilme ameliyesinin ölçüleri, kriterlerini kaybederse geride ne kalır?
Tekrar başa dönerek diyorum ki, bu dünyadan göç edip giden bir fani için bu kadar suizanda bulunmak yerine “keşke elinden tutsaydım, keşke ona yaklaşmaya vesileler bulsaydım da kendini düzeltebilseydi” demeliyiz. Onu yapamadık mı? Her ölüm bir ibrettir, yarından tezi yok, kendimize görev belleyelim, mahallemizin dışına çıkıp ilişkilerimizi kestiğimiz kişilerle buluşalım, halleşelim, onları dinleyelim, hatalarında, yanlışlarında kendi tutum ve davranışlarımızı görelim ve tashih edelim.
Müslümanlık adına dilimizi kılıç gibi kullanıp önümüze geleni yaralamayalım, sizi öldürmeye gelenler siz de can bulsunlar. Tıpkı, Hz. Muhammed’i (sav) öldürmeye giden Ömer’in onda can bulması gibi…
Ez cümle, elimden gelse bir yılın tümüne yaymak suretiyle zamanımızı Hz. Peygamberi anlatma, anlama çabalarına ayırıp Onun hatırasını tüm dünya dilleriyle seslendirerek evrenin semalarına rahmet olarak yağdırmayı çok isterdim. İnşallah bu yıl Hz. Peygamberi okuma ve anlamaya çalışalım, onunla ilgili yazılmış tüm kitapları okuyalım. Tekrarın bir zararı yok. Ne güzel ifade edilmiş, “Et-tekrârü ahsen velev kâne yüz seksen.” Hadi bismillah…