Her insanın hayatında ruh bulan, can bulan kavramlar vardır. Aklımın yettiği günden bu yana benim için bu hep ‘ADALET’ olmuştur.
His ve heyecan dünyasından akıl ve tefekkür dünyasına inkılap ettiğimde de bu yine ‘ADALET’ oldu. Önemli bir farkla; büyüyen bir çınar ağacı gibi kökü derinlere, dalları göğe doğru uzandı gitti.
Kur’an’ın hikmetli pırıltılarının eşliğinde kavramın künhüne varmak için gayret ettikçe on beş asır önce Ümmü’l-Kur’a’da (Şehirlerin Anası) yanan nurun bütün dünyayı aydınlatan ziyaları ile önümüzü parazitlerden âri bir şekilde görmeye kavuştuk.
Allah ve Resulünün muradının ne olduğu konusunda bir idrake ulaşmak, insanoğlu için bu dünyada kavuşulabilecek en büyük nimetlerdendir.
Önceleri ‘adalet’ sözkonusu olunca bunu sadece hukuki, sosyal, ekonomik bir kavram olarak addediyordum. Bu gün şunu idrak ettim; adalet bir küldür. Bütün unsurları ile vardır. Ve aslında siyasi bir kavramdır. Ve dahi sırat-ı müstakimdir. Bütün ilişki boyutlarının merkezinde olan bir kavramdır. Ve “Hikmet” kavramı ile de iç içedir.
Peki, o zaman ‘Hikmet’ nedir?
İslam uleması hikmeti şöyle tanımlamıştır:
–Faydalı ilim ve salih amel beraberliği,
-Kâinattaki her bir eşya ve hadisenin O’nu hatırlatması,
-Yerli yerince davranma ve her şeyi yerli yerince kullanma,
– İnsanın, varlık aleminin hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı,
-Her şeye bir gaye ve maksat yerleştirmek, her şeyi manalı ve anlamlı kılmak, eşyaya güzel ve hayırlı neticeler takmak.
Adalet ile hikmet ayrılmaz ikilidir; ikisi birbirilerini tamamlayan iki isim, iki sıfattır. Adaletsizlik nasıl hikmetsizlik ise, hikmetsizlik de adaletsizliktir. Bu sebeple iki kavram iç içedir.
Adalet bir şeyi yerli yerine koymak anlamına gelir. Her şey olması gerektiği yerde olursa adalet sağlanmış olur. Adaletin zıttı ise zulümdür. Dolayısıyla adaletin olmadığı yerde zulüm var demektir. Zulmün mefhumu muhalifinden de adaletin tarifine ulaşıyoruz. O da eşyayı yerli yerinde ve düzgün bir biçimde kullanmaktır.
“Adalet mülkün temelidir” sözü geleneksel adalet tasavvurunun en somut ve en veciz ifadesidir. Yönetimin temelinde adalet vardır anlamına gelir. Dolayısıyla İslami gelenek her şeyin merkezine adaleti koyar.
Hz. Ali adaleti şöyle tasvir etmektedir: “Eşyayı ve nesneleri yerli yerinde kullanmak ve yerli yerine koymaktır…”
Kur’an ve Sünnet ile doğru, sahih bir ünsiyet geliştirenler, karşılaştıkları müşkülatlar karşısında hikmet nazarı ile meseleye nüfuz edip, doğru ve isabetli neticelere varabilirler.
Adalet ve hikmet nazarı ile yaklaşamamaktaki asıl problemiz ise, bütün ön yargılarımızdan kendimizi ve nefsimizi sıyıramamak, karşılaştığımız olayları akli selim, kalbi selim ile değerlendirme cesaretini ortaya koyamamaktır.
Burada ‘cesaret’ sözcüğünü özellikle vurguluyorum. Bu gün bu kaynaklara dürüstçe, ihlaslıca müracaat etmekten korkar hale geldik.
Kamil bir adaletin gerçekleşmesi, insanoğlunun fıtratında mevcut olan üç temel yetinin, nakli delillere ve değerlere uygun kullanılmasına bağlıdır. Bunlar başta akıl olmak üzere, şehvet ve öfkedir.
Bu üç yeti de itidale kavuşturulmadıkça, insan âdil olmayı beceremez.
Aklın itidali hikmet, şehvetin itidali iffet, öfkenin itidali şecaat, yani cesarettir. İnsanı meleklerden üstün konuma getiren veya hayvanlardan daha aşağı mertebelere indirgeyen bu üç yetiyi kullanmadaki itidal derecesidir.
İnsan sahip olduğu bu üç kuvveyi (yetiyi), itidali esas alarak kullandığında ortaya hikmet, iffet ve şecaat çıkar.
Hikmet, iffet ve şecaat mecz olduğunda ise adalet tecelli eder.
Dolayısıyla bir yönetici hikmet, iffet ve şecaat sahibi olduğunda adalet sahibi olmuş olur. Dosdoğru yolu bulmuş olur. İnsan bu yetileri kontrol altına aldığında hayvandan ayrılmış olur. Şehvet ve gadab yetilerini kontrol eden bir idareci hikmet ile hareket edebilir.
Peygamberler Allah’ın inayet ve yardımı ile şehvet ve gadab yetilerini kontrol edebildikleri için hikmet ehlidirler. Hz. Yusuf’un mali vezirliğini mümkün kılan esas neden şehvet ve gadab gibi iki hayvani yetisini kontrol edebilen hikmet ehli oluşudur. Şehvet ve öfkesine yenik düşmediği için adalet dağıtmak üzere hazinenin başına geçmiştir.
Elbette adalet, teraziyle, metreyle, mezurayla ölçülemez. O, terbiye edilmiş iç sesin marifetidir. Bu nedenledir ki o iç sesi duyamayanların, yani kendilerine karşı âdil olmayanların başkalarına âdil olmaları mümkün değildir.
İnsan, Rabbine karşı, kendi kendine karşı adil olamazsa kendisi dışındaki varlık âlemine adil olması düşünülemez.
Hikmetten yoksun adalet olmaz. Hikmet ise aklın ve kalbin terbiyesiyle hâsıl olur.
Tafsilâtı gerektiren bu konuda şimdilik şu kadarını söyleyelim ki Türk siyaseti hakikî anlamıyla hikmet yoksuludur, hikmetten yoksundur. Bu düzeydeki hikmet’ten ise umumiyetle adalet değil, zulüm sadır olur. Hem kendine hem başkalarına!
İnşâllah gelecek yazımızda konuya devam edeceğiz.