Başlık sizi rahatsız mı etti? Haklısınız, Yunus Emre ile yolsuzluk nasıl yan yana gelir?
Öyle zamanlar yaşıyoruz ki, Yunus Emre olmasa da yolsuzlukla isimlerinin anılmasına imkansız dediğimiz pek çok kişi bizi şaşırtıyor. Şahit olduklarımız karşısında “bu kadarı da olamaz!” veya “artık bundan daha kötüsü olamaz” diye düşündüklerimizin daha ağırlarıyla karşılaşınca önceleri hayret ediyorduk, artık etmiyoruz. Adeta kanıksadık. Bu ise bize literatüre geçmiş “barabbas toplumunu” hatırlatıyor.
Cumhuriyet tarihinin her döneminde siyasal iktidarların yolsuzlukları, usulsüzlükleri hep konuşuldu. Çoğu zaman da iktidarları yıkan bu kirlenme, yozlaşma olmuştur.
AKP iktidarı döneminde de en çok konuşulan, tartışılan mevzu, yolsuzluklar ve usulsüzlükler oldu. Ancak geçmiş iktidar dönemlerine göre önemli bir fark var. Geçmiş iktidarlar döneminde az çok bir hukuk bağımsızlığı vardı. Hiçbir zaman bu dönemki kadar üç kuvvet tek merkezde toplanmamıştı. Dolayısıyla gerek denetim, teftiş birimleri ve gerekse mahkemeler az çok adil çalışabiliyorlardı. Siyaset kurumunun yanlışlarına ortak olmuyorlardı.
Bir misal ile kastımı izah edeyim. AKP iktidarı öncesindeki üçlü ittifak döneminde müfettiş olarak bakanlığa bağlı kurumlardan birinde inceleme, soruşturma yapıyorduk. Geniş kapsamlı bir yolsuzluğu ortaya çıkardık. Bunu gören ve telaşlanan organize ekip harekete geçti ve dönemin ANAP’lı bakanı üzerinde baskı oluşturdu. Gelebilecek siyasi baskıları tahmin ederek, normalde denetim elamanına yasaklı olan bir yola başvurmak mecburiyetinde kaldık. Elimizdeki tespitleri o dönemin muhalefet milletvekillerinden birine ulaştırarak TBMM genel kurulunda gündeme getirmesini rica ettik. Milletvekili genel kurulda gündeme getirince ertesi gün konu ana akım medyada yer aldı. Dolayısıyla bağlı olduğumuz bakan durumu fark ettiği halde herhangi bir baskı kurmaya cesaret edemedi ve raporlarımızı ilgili kurum ve mahkemelere intikal ettirerek idari tedbir ve yargılama süreçlerini başlatmış oldu.
Acaba bugün olsa aynı cesareti gösterebilir miydik? Diyelim ki, gösterdik, başımıza ne gelebilirdi?
Tereddüt etmeden müfettişlikten ve hatta memuriyetten çıkarılacağımızı söyleyebilirim. Bunu göze alabilecek kaç denetçi, kaç savcı, kaç hâkim çıkabilir?
İşte bu sebepten bugün işlenen onca yolsuzluk ortaya çıkarılamıyor, üzerine gidilemiyor. Sonuç olarak kamu mallarından çalınıyor, insanlar harama bulaşıyor, helal haram birbirine karışıyor, kul hakları birbirine geçiyor, bereket azalıyor, toplumsal ahlaksızlık ve çözülme bütün alanlarda görülüyor. Yani, anlayacağımız, o toplum bir barabbas (kötülük) toplumu haline geliyor. Tıpkı bugün olanlar gibi.
Düşünebiliyor musunuz? Neden hiçbir dönemde rastlamadığımız bir yolsuzluk nevine bugün tanık oluyoruz?
Devletin himayesinde kurulan bir vakfın, yöneticileri tarafından nasıl soyulduğuna şahitlik ediyoruz.
Burada asıl merak konusu, bugüne kadar onca yolsuzluğun üzerini kapatan siyasal iradeye ne olup da bu yolsuzluğun üzerindeki halının çekilmesine müsaade ettiğidir. Bu sorunun cevabını herhalde ilerde öğreneceğiz. Muhtemelen hesap içinde hesaplar var.
Yolsuzluğa adı karışanlardan Yunus Emre Vakfına bağlı Enstititü’nün başkanı akademisyen kişi telaşla yurt dışına kaçıyor ve bir rivayete göre gittiği ülkeden sığınma talebinde bulunuyor. Bunun dışında iktidar ortağı partinin genel başkan yardımcısının oğlu da dahil olmak üzere 17 kişi de gözaltına alınıyor.
Önce şunu sormalıyız: Devletin himayesinde vakıf olur mu? Vakıf, tabiatı gereği sivil bir oluşumdur, mal varlığı, devlet bütçesinden sağlanan fonlarla değil, hayır severlerin yardım ve himmetleriyle oluşur.
Diğer önemli husus şu ki, vakıflar gönüllülük esasına göre hizmet ederler. Çalışmalarını hangi amaca mebni kurulmuşlarsa o amaca hizmet edecek ve hatta kendilerini o hizmete vakfedecek gönüllülerle yürütürler. Öyle binlerce ücretli personel istihdam ederek, maaşlarını da devlete ödeterek vakıfçılık yapılmaz. Yapılırsa da bunun adı vakıf olmaz, yandaşları istihdam etmek için kurulan yapay kurumlar olur.
İşte Yunus Emre Vakfı’nın da bu amaçla kurulduğunu öğreniyoruz. Kirlenmenin, yozlaşmanın sembolik çıktısını görüyoruz.
Maalesef bu toprakların vakıf insanının adı da istismar malzemesi haline getirilmiş durumda. Adeta dünkü ve bugünkü yolsuzlara vakıf düşüncesinin temelinde ne olması gerektiğini zihinlere kazıyan Yunus Emre’nin şu deyişini de dikkatlerinize sunmak isterim:
Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan!
Ne yazık ki, bu iktidar döneminde tüm insani ve İslami değerler tüketildi. Ne vakıf anlayışı ne ahlak ne helal haram ve ne de diğerleri… Bu süreçte insanların hayır yapma kabiliyetleri ve arzuları da büsbütün öldürüldü.
Ancak bu durum şaşılacak bir şey değil, hele hele İslami kültüre sahip olanlar için hiç değil. Çünkü sosyal yasaların nasıl işlediğini bilenler, idrak edenler, anlama kabiliyetine sahip olanlar, bugün olanların bu yasaların sebep-sonuç ilişkisi bağlamında gerçekleştiğini net görürler, idrak ederler.
Bu kadar kötülüğe, haram edinime ve bunun sebep olduğu ahlaki çözülmeye rağmen halen toplumsal yok oluşu ve saydığımız sebeplerini göremeyenlere, görmek istemeyenlere bu vesilelerle şahitlik bırakıyoruz. Birgün gelecek bunların hesabı sorulacak, ama bu dünyada ama öte tarafta.
Bugün henüz haysiyetini kaybetmemiş insanlara düşen sorumluluk, safını belirlemek, kötülerin değil, azınlık iyilerin safında yerlerini almaktır.