Bir süre önce bölge halklarının güvenliğinin, barışının müşterek bir kelime (adalet) etrafında birleşmek ve kardeşleşmekten geçtiğine dair görüşlerimi ifade ettiğimde bazı arkadaşların itirazlarıyla karşılaşacağımı biliyordum. Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle, “hakkın hatırı âlidir hiçbir hatıra değiştirilemez.” Kimseye şirin görünmek veya birilerinin hatırını gözetmek için hakikati çarpıtamam. “Toplumun hak ve adalet üzere yönetilmesi uğruna gerekiyorsa benim, anamın, babamın canı feda olsun.” ifadesi benim prensibimdir. Bizler dünya nizamının hak ve adalet üzere bina edilmesi için gayret eden kişileriz. Yaratılmamızın hikmeti, öncelikle yaratıcıyı tanımak, bilmek ve sonra da yaratılmışların dünyasını hak ve adalet üzere tanzim etmek, yaşanabilir bir dünya haline getirmektir.
Allah, yeryüzünde farklı dilleri konuşan farklı renklerdeki insanları sırf birbirleriyle tanış olsunlar diye yarattığını ifade buyuruyor:
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık…” (Hucurât:13)
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rûm, 20/22)
“Farklı dillere sahip olma, değişik etnik gruplara mensup toplulukların farklı dilleri konuşması, aynı dili konuşanlar arasında lehçe, şive ve ağız farklılıklarının bulunması şeklinde açıklanabileceği gibi, her bir ferdin ses, konuşma ve ifade özelliklerindeki farklılıklar biçiminde de anlaşılabilir. Çevremize baktığımızda sesinin gürlüğü-zayıflığı, inceliği-kalınlığı, konuşmasının düzgünlüğü-bozukluğu, üslûbu vb. bütün bu hususlarda birbirinin aynı iki kişiye rastlamanın mümkün olmadığını görürüz. Aynı şekilde, her bir ferdin deri rengi, yüz hatları ve vücut biçimindeki farklılıklar bir taraftan insanın kendine özgü hususiyetleriyle kendisi olmasını sağlarken diğer taraftan da birbirleriyle ayrı kişiler olarak ilişki kurmalarını mümkün kılar. Nitekim Hucurât sûresinin 13. âyetinde insanlığın değişik halklara ve oymaklara ayrılmasının amacı, onların tanışmasının sağlanması şeklinde açıklanmıştır ki bunun tabii sonucu karşılıklı beşerî ilişkilerin kurulmasıdır. Şayet bu farklılıklar bulunmasa ve insanlar tek tip olarak yaratılmış olsaydı dünyanın böyle beşerî ilişkilere sahne olması mümkün olmaz, düzenin yerini kaos alırdı. Bunu daha iyi tasavvur edebilmek için, meselâ, aynı kıyafeti giymiş ikiz kardeşleri ayırt etmenin zorlukları ve böyle bir durumda üzerlerinde farklı kıyafet bulunmasının sağladığı kolaylık göz önüne getirilebilir.” (Zemahşerî).
Yine, âyette değinilen bu olgu üzerinde düşünürken, üslûp ve ifade farklılıklarının insana verilen düşünme ve muhâkeme yeteneğinin verimliliğini sağlama ve ilim, fikir ve sanat hayatının geliştirilmesindeki etkilerini hatta medeniyetlerin temelinde bu farklılıkların yattığını dikkatlerden uzak tutmamalıdır. İnsanların dil ve renk hususiyetleri temeline dayalı bilim dallarının alt disiplinlere ayrılması bu âyette dikkat çekilen olgu üzerinde düşünmenin önemini teyit ettiği gibi, bu alanlarda yapılacak yeni araştırmaların, konunun inceliklerine daha çok ışık tutan verilerin tespitine imkân sağlayacağı muhakkaktır.” (DİB Kur’an tefsiri)
Bu hakikat bu kadar berrakken neden insanlar etnik asabiyelerini bu kadar öne çıkarırlar? Geçen yazımda da ifade ettiğim gibi asabiye gütmek bir cahiliye inancı ve ahlakıdır, kaçınmak gerekir.
Bugün Türkiye’yi bir vatan olarak korumak, bekasını uzun ömürlü kılmak istiyorsak bunun yolu güçlü silahlardan ziyade toplumun iç barışına, dayanışmasına, kardeş olmasına bağlıdır.
İstanbul’un Fethi ile ilgili olarak anlatılan bir menkıbe var. Vaka yaşanmış mı, yaşanmamış mı bilmem ama içerdiği anlam itibariyle müthiş bir hakikati açıklıyor:
Fatih, fetih öncesinde halkının sosyal durumunu öğrenmek için tebdili kıyafetle esnafa alışverişe gidiyor. Uğradığı ilk esnaftan bir kalem mal satın aldığında, ikinci kalem için esnaf, “yan komşum sabahtan bu yana siftah etmedi, onu da ondan alın” diye mukabelede bulunuyor. Uğradığı her esnaftan benzer karşılıklar alınca yanındakilere: “Bu iç itminanını (güven, inanma) temin eden toplumla bırakınız İstanbul’u dünyayı fethederiz.” diyerek memnuniyetini ifade ediyor.
Tarihte, çok az sayıda insandan oluşan inanmış, birbirine güvenmiş toplulukların, niteliksiz, güvensiz ve birbirleriyle ihtilaflı kalabalık toplulukları yenilgiye uğrattıkları nakledilir.
Silah, elbette önemli bir savaş aracıdır. Mutlaka düşmandan daha güçlü silahlarla donanmak icap eder. Lakin silahları da kullanan insandır. İnsanda iman, kararlılık, ehliyet, güven ve cesaret yoksa ne kadar güçlü silahlar olursa olsun düşman karşısında yenilmek mukadderdir.
Allah, Peygamberleri üzerinden bu hakikate işaret buyuruyor. Bedir ve Uhud muharebeleri bunun en önemli örnekleridir. Ayrıca çağının güçlü emperyal kralı Calud’a karşı Talud’un zaferini ancak bununla izah edebiliriz.
Bugün gerek ülkemiz ve gerekse coğrafyamız emperyal bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Bir yandan çoğalan iç nizalaşmalar, bir yandan gittikçe gelişen etnik asabiye ve diğer taraftan iktidarın gayri hukuki uygulamaları bu toplumu büyük ölçüde polarize etmiştir. Dolayısıyla ABD ve onun Ortadoğu’daki fedaisi İsrail’e karşı şartlar, sağlam, yıkılmaz bir cephe oluşturmamızı bize icbar ediyor.
Bu hakikati iktidar cephesine her ifade ettiğimizde, dağın arkasında bizi bekleyen tehlikeyi her işaret ettiğimizde bize “merak etmeyin savunma sanayimiz çok güçlü, muharebe kabiliyetimiz yüksek” diyerek arzularına uygun düşmediği için vurguda bulunduğumuz asıl kuvveti duymazdan geliyorlar. Bugün iktidar aktörlerinin, ülke ve toplumunun bekası adına ciddi bir endişeleri varsa yapacakları tek bir aksiyon var. O da artık iyice yaşlanan, yıpranan, gün geçtikçe halkın teveccühünü kaybeden iktidar aktörlerinin gönüllü olarak emaneti daha ehil olan bir elit kadroya devretmeleridir. Birbirimizle daha fazla boğuşmadan, rüzgarımızı daha fazla yitirmeden, kan kaybetmeden, yürekler daha fazla çatallaşmadan, kendimizi torpilleyip bitirmeden, emperyalistlerin sofralarına meze olmadan bir kan değişimine acil ihtiyaç var.
Gelin daha fazla inat etmeyin. Bu ülkeyi tekrar ayağa kaldıracak, halkı müşterek kelimenin (adalet) etrafında yeniden yek vücut kılacak beyinleri ışık saçan kadrolar mevcut. Daha zalim kimselerin eline geçmeden gelin barış ve sükûnetle daha hayırlılara, daha iyilere emaneti teslim edin!