TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMÜN REFERANSLARI NE OLMALIDIR?

by Fahrettin Dağlı
Bazı arkadaşlarım, dostlarım yazı ve yorumlarımla ilgili şöyle bir tenkit yapıyorlar;
“Neden her mevzuyu götürüp dine dayandırıyorsunuz veya dinden referans gösteriyorsunuz?”
Aslında şunu sormuş olsalar daha isabetli olur kanaatindeyim; “Mektepli veya alaylı fark etmez, dini ilimlerde derin bir ilmi yetkinliğe sahip olmamanıza rağmen neden bu mevzulara giriyorsunuz?”
Bütün samimiyetimle ifade ediyorum; fevkalade isabetli ve doğru bir soru olurdu. Ben de ilk zamanlarda bu mevzularda kalem oynatırken bu tedirginliği ve hassasiyeti yaşadım.
Birisi çıkıp; “Haddinizi bilin! Tahsiliniz ne ki çıkıp “din” gibi hassas bir mevzuda yazma, yorum yapma cesaretini kendinizde bulabiliyorsunuz?” diye sorabilirdi.
Böyle bir sualle karşılaşmayı ve ona göre kendime çeki düzen vermeyi beklerdim. Ancak üzüntü ile ifade ediyorum; bugüne kadar bu hususla ilgili olarak böyle bir geri bildirim almadım.
Peki, neden üzüntü duyuyorum? Çünkü isterdim ki, bu toplumda yaygın muharref / kayıt dışı din anlayışından kaynaklanan ve çözüm bekleyen onca problemimizin, sıkıntılarımızın giderilmesi adına gayret sarf edilsin. İşin ehli / uzmanı olanlar bu hususlara el atsınlar ve çözümlemeler getirsinler. Bizler de bilgi ve tecrübe edindiğimiz alanlara yönelsek / odaklansak…
Ne yazık ki, bu alanla ilgili çalışma yapan insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Bunlar da geniş kitlelerle buluşma imkanını yakalamış değiller. İşte bu ve benzer nedenler beni adeta bu alana itti / itiyor.
Bir Müslüman/mümin olduğu iddiasında olan bir insan olarak bu iddiamı ispatlamaya gayret ediyorum. İnandığımı/iman ettiğimi kalben tastik edip, dille ikrar eden birisi olarak kendimle çelişmemek; sözünün sadığı olmak adına dini disiplinlere yoğunlaşmaya gayret ettim. Karınca kararınca birey ve toplum ile ilgili problemleri dinin kaynağına götürmeye ve orada bulduğum mikro veya makro düzeydeki karşılıkları bugünün tecrübeleri ışığında değerlendirmeye, yorumlamaya gayret ediyorum. Takipçi dostlarım da zaman zaman yanlışımı tashih, eksiğimi tamamlıyorlar. Bu vesileyle onlara da teşekkür ediyorum.
Bir defa eğer Müslümanlık iddiasındaysak bunun gereğini yerine getirmemiz beklenir. Söylemle, eylem arasındaki tenakuzları gidermemiz gerekir. İnsanlık tarihi Hz. Adem ile başladı ve bugün tarihin ahir zamanını/çağını yaşıyoruz. Peygamberler, içinde doğdukları, yaşadıkları toplumun problemlerini çözme reçeteleriyle gönderilmişlerdir. Her peygamber, çağının/zamanın insanı olarak farklı alanlarda farklı bir merhale başlatmışlardır. Beşeri, sınai, ekonomik, kültürel anlamda yeni kapı, pencereler açmışlardır. O nedenle tarih tasnifi de Peygamberlere göre şekillenmiştir. İçinde yaşadığımız asır Hz. Muhammed (sav) asrıdır. Şu an aramızda yaşamıyor ve vahiy kesilmiş olsa da Onun asrı devam ediyor. Çünkü Allah Onunla dinini tamamlamıştır.
İslam, hayattır, yani, hayatın tüm boyutları konusunda sözü, iddiası olan bir dindir. Din tamamlandığına göre hayatın müşkülatlarını çözme konusunda dinin bir eksiğinden bahis edilemez.
O halde bugün İslam toplumlarının içinde bulundukları bu zillet halini neyle izah edeceğiz?
İşte bugünün can alıcı sorusu bu…
Ve benim gibi insanlar da karınca kararınca bu soruya cevap arıyorlar; soruyor, soruşturuyorlar.
Hz. Peygambere, nübüvveti döneminde karşılaşılan ve içinden çıkılamayan problemlerle ilgili Allah vahiy gönderiyordu ve problemleri çözüyordu. Dolayısıyla o çağın Müslümanları problemlerini çözme konusunda bir müşkülatla karşılaşmıyorlardı. Ya direk vahiy yoluyla veya Hz. Peygamberlerin fetanetiyle problemler çözülüyordu. Hz. Peygamber vefat ettiğinde Müslümanlar adeta sudan çıkmış balığa döndüler. “Artık vahiy yok, Peygamber de aramızdan ayrıldı, şimdi ne yapacağız?” diye kara kara düşünmeye başladılar. Gerçekten çok büyük bir hadise… İşte Hz. Ömer’in o müthiş çıkışının sebebi de budur. Allah Resulünün vefat haberi kendisine iletildiğinde; adeta kendini kaybederek, “Hayır O ölmedi; Kim öldü diyorsa onu öldürürüm” diye feryadı figanı da bundandır. İşte burada Hz. Peygamberi en iyi anlayan yol arkadaşı Hz. Ebubekir devreye girdi ve malum hakikati bir daha hatırlattı;
“Kim ki Muhammed’e (sav) tapıyorsa, bilsin ki O ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa, bilsin ki Allah ölümsüzdür.”
Hz. Peygamberin irtihalinden kısa bir süre sonra Hz. Ömer’in feryadında ne kadar haklı olduğunu anlıyoruz. Sosyal, hukuksal, ekonomik yığınla problem doğdu. Bu problemlere cevap üretmek lazımdı? Ancak neye göre? Elbette ellerinin altında Allah’ın kitabı ve Hz. Peygamberin yaşanmış hayat pratiği vardı. Fakat problemler motomot aynı olmadığına göre geçmişte yaşanan benzer hadiselerin kodları üzerinden mevcut problemlere ışık tutmaya çalıştılar. Fıkıhçılar (hukukçular) problemle, geçmişte yaşananlar arasında bağ kurmaya gayret edip, çözümlemeler yapmaya uğraştılar.
Hz. Peygamberin, düşüncesinde, yorumunda isabet edene iki sevap; isabet etmeyene de bir sevap teşviki de bu insanların motivasyonlarını artırdı. Şu muhteşem teşviki görüyor musunuz? Yeter ki, mevzuda yetkin olanlar ciddi bir şekilde bu sorun alanına odaklansınlar; gayret sarf etsinler, kanaat oluştursunlar. İsabet edene verildiği gibi isabet etmeyene de, çalışması karşılıksız kalmasın diye hanesine sevap yazılıyor. Düşünceye bu kadar değer veren bir inancın mensuplarının bir süre sonra onu statik bir kalıba hapsedebileceklerini düşünebilir miydik? Ne yazık ki, İslam dünyası bu kabızlığı yaşadı/yaşıyor.
Peygamberin ve getirdiği vahyin nihayetlenmesinin üzerinden yaklaşık 1450 yıl geçmiş. Ondan önce gelen her Peygamber muhatabı olduğu toplumun problemlerini çözmek; ahlaki sapmalarını tashih etmek; hukuk kaidelerini güncellemek gibi bir misyonla gelmişler. Bu yenileme süreci Hz. Peygambere kadar geldi. Ve Hz. Peygamberle din son şeklini alıp tamamlandı. Artık kıyamete kadar doğacak tüm problemleri çözecek temel kodları Allah Kur’an’ı Kerimde mündemiç kıldı.
Peki, çağın bu kadar karmaşık problemlerini kitaptaki kodlar üzerinden nasıl bulup çözeceğiz?
Problemin mahiyeti, ilişki alanları bu kadar farklılaşmışken bu zorlu çalışmayı nasıl başaracağız?
Zor mu? Elbette zor. Fakat asla imkansız değil.
İşte sırf bu nedenden dolayı, Allah’ın, Kitabında mevzu ettiği insanlık macerasından bugünümüze dair bazı çıkarımlar yapabilir miyiz diye çırpınıyoruz. Eğer Allah’a -Kendisini bize bildirdiği gibi- iman iddiasındaysak kendimizle çelişmemek adına, tamamlanmış olan dinin hakikatleri konusunda malumat sahibi olmaya ve bu malumatı çevrim istasyonundan geçirip hikmete/enerjiye dönüştürmeye ve bunu hayata taşıyıp toplumsal dönüşümü gerçekleştirmeye çaba sarf etmemiz bir gereklilik, bir zorunluluktur.
“Nasıl yapabiliriz?” suali dinin kaynaklarında mündemiçtir. Usul ve esaslar vazedilmiştir. Bize düşen, Allah’ın insanoğluna bağışladığı en büyük nimetlerden biri olan aklın rehberliğinde, Kitabın ışığında, yaşanmış insanlık macerasının tecrübe yekûnundan doğru cevaplar üretmektir.
Dolayısıyla Müslümanlık iddiasında bulunan bir insan olarak karşılaştığımız/karşılaşacağımız hayata ve kâinata dair problemleri, insanlık macerasının özetinin haber verildiği “Kitap” ve o Kitabın hakikatlerini örnek bir hayata/temsile dönüştüren “Hz. Peygamberin pratiğine” götürerek karşılık bulmaya ve bulduğumuz bu karşılığı çağımız insan aklının keşfettiği değerlerle, tecrübelerle yoğurarak insanlığa yeni ufuklar açamaya çalışmayı acizane bir mecburiyet olarak görüyorum.
Bizlere ikram edilen bilgi ve hikmet kırıntılarının hakkını vermek adına…
Meramım budur. İnşaallah doğru izah etmişimdir. Eksiklikler ve yanlışlar nefsime; mutlak ve tam doğru Allah’a aittir.
Bu mevzularda inşallah kalem oynatmaya devam etmeyi düşünüyorum. Dualarınızı beklerim…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept