Hz. Peygamber, “(Sahabelerine) Size yemin ederek söylüyorum ki, Allah bu işi (İslâm Dinini), mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvari San’â’dan Hadramevt’e (arası 600 km) kadar (tek başına) yolculuk edecek de Allah’tan ve bir de (yolcu koyun sahibi ise) koyunlarına kurdun saldırmasından başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz!”
Hz. Peygamberin vermiş olduğu bu haber aradan çeyrek asır geçmeden tahakkuk etmiştir.
Allah Resulü, dinin tamamlanmasının en önemli göstergesi olarak aralarında 600 km mesafe bulunan iki yerleşim yeri arasındaki güvenliksiz alanın güvenli bir iklime kavuşacağı haberi ile yan yana veriyor. Öyle ki, yeryüzünde barış ve güvenliğin sağlanmasını İslam’ın tamamlanmasının bir nihai hedefi olarak gösteriyor. Ve bu hedef çok kısa sayılabilecek bir zaman aralığında gerçekleşmiş oluyor. Öyle anlatılır; “Hz. Peygamberin bunu haber vermesinden 25 yıl sonra bir kadın tek başına bu mesafede korkusuzca yolculuk yapabilmiştir.
Müslümanların imanlarının olgunluğu, kendi dışındaki insanlara verdikleri güven duygusuyla, hissiyatı ile paraleldir. İnsanlar, Müslümanların şerrinden, kötülüklerinden kendilerini güvende hissetmeleridir. Yani, “Bunlar Müslümansa bunlardan bize zarar gelmez, eminlikteyiz.” diyebilmeleridir.
Allah’ın ve O’nun Peygamberinin muradı budur. Peki, bugün bu müntesiplik iddiasında bulunanlar için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Hz. Ömer’in şehit edilmesinden sonra İslam coğrafyası güven iklimini yitirdi. Zaferi sözde, ilimde ve ahlakta değil, kılıçlarının uçlarında gören nevzuhur bir fırka türedi. Belki sayıca azdı ama şirretlikleri ve kötülükleri ile diğerlerine hükmetti ve o coğrafyayı kan çanağına döndürdü. Belki de başka inançlara mensup insanlardan daha çok kendi din mensuplarının kanını akıttılar. Böylece bölge güvenlik limanı olmaktan çıktı. Tam aksi her türlü tehlike ve yol kesiciliğin kol gezdiği bir coğrafya parçasına döndü.
Bu anlayış, bu yaklaşım İslam dünyasının en büyük en kronik problemidir. İnsanlığa mutluluk sunma iddiasında bulunan bir dini, kendi menfur anlayışlarına kurban etmeleri, vasıta kılmaları din anlayışını temelinden tahrif etti.
Daha önce de yazdım; Müslüman yöneticinin şahsi bir ‘Müslümanlık’ endişesi varsa ve dininde samimiyet ve ihlas üzere ise, dinine yapacağı en büyük iyilik, hem kendi dindaşlarına ve hem de başka inanç mensuplarına güven/eminlik/itimat telkin etmesidir. Ve yine belki de haddimi aşarak diyorum ki, kendisi ile aynı inancı paylaşmayan kesimlere daha çok yakınlık ve ilgi göstersin; gerekirse onlara pozitif ayırımcılık yapsın ki, o insanlar o yöneticileri Müslüman kimlikleri nedeniyle böyle davrandıklarını bilip onlara ve dinlerine sempati beslesinler. Tıpkı, Kudüs’ün fethi sonrasında Hz. Ömer’in oradaki Hıristiyanlara verdiği eman gibi;
Amanname İslam Hukuku açısından önemli bir belge niteliğindedir. Ayrıca, Müslüman-Hıristiyan ilişkisi açısından da önem arz eder. Belge şöyledir:
“Bu (yazı) Allah’ın kulu ve Müslümanların Yöneticisi Ömer tarafından İlya (Kudüs) halkına verilen amannamedir. Müminlerin Emirinin, onların kendileri, malları, mülkleri, kiliseleri, haçları, hastaları, sıhhatlileri ve halkından diğerleri için onlara aman (koruma garantisi) verdi.”
“Durum şu ki, kiliseleri mesken edilmeyecek ve yıkılmayacaktır. Bunlardan ne eksiltme yapılacak, ne haçlarından, ne mallarından olana halel gelecektir. Dinleri konusunda zorlanmayacaklar ve onlardan hiç biri zarara uğratılmayacaktır. İlya’da onlarla birlikte, Yahudilerden kimse oturmayacaktır.”
“İlya (Kudüs) halkına düşen görev; Medâyinlilerin verdiği gibi cizye vermektir. Ayrıca onlara; içlerinden Rumları ve soyguncuları çıkarmak düşer.”
“Kim onlar içinden çıkıp giderse (Kudüs’ten göçerse) emindir, yerine ulaşıncaya kadar; canı ve malı teminat altındadır. Onlardan kim de burada ikamet ederse; o da aynı şekilde emindir (can ve mal güvenliğine sahiptir). Ona da; cizyeden; İlyalılar üzerine olan kadar vardır.”
“İlyalılardan kim kendisini ve servetini Rumlarla birlikte götürmek isterse; kiliseleri ve haçları (metruk kiliselerden) boşaltılır. Çünkü onlar emin yerlerine ulaşıncaya kadar, kiliseleri ve haçları üzerine emindirler (teminattadırlar). Ayrıca; herhangi bir kişinin öldürülmesinden önce; bu yer ahalisinden olanlardan isteyen; onlardan (Kudüslülerden) olarak burada oturur. Cizyeden İlyalılar üzerine düşenin bir benzeri/aynısı da onun üzerine düşer.”
“Ayrıca isteyen Rumlarla birlikte gider, (önceden gitmiş olanlardan) isteyen de ailesine geri döner. (Böyleleri için) durum şu ki; onlardan mahsulleri hasat edilene kadar bir şey alınmaz.”
“Allah’ın ahdi, Resulünün zimmeti, halifelerin zimmeti ve müminlerin zimmeti; cizyeden üzerlerine düşeni verdikleri takdirde, bu yazıda (amannamede) olan hususlar üzerindedir.”
Bu amanname sayesinde, Hıristiyanlar yüzyıllar boyunca barış içinde yaşadılar ve zenginleştiler. Kudüs’te kalan ve çoğu yerli Hıristiyan olanlara, Hıristiyan olan ırkçı ve emperyalist Romalı ve Yunanlıların vermediği çok şeyi garanti ediyordu.
Hz. Ömer Amannameden sonra Kudüs’e girer ve yine mevzu ile ilgili ilginç bir tablo yaşanır;
Patrik ile birlikte Kamame Kilisesine ziyaret ederler. Tam o sırada namaz vakti girer. Patrik Kilisenin içinde namaz kılmaya müsait yer olduğunu söyler ve kılması için rica eder. Ancak Hz. Ömer bu ricayı kabul etmez ve namazını kilise dışında kılar.
Patrik reddedildiğinden dolayı üzülür ve sebebini sorar. Aldığı cevap:
“-Eğer ısrarlarınıza uyarak namazı kilisenin içinde kılsaydım, belki ileride Müslümanlar “Ömer burada namaz kılmıştı” diyerek kiliseyi camiye çevirmeye kalkabilirlerdi. Böyle bir durum ise size verdiğimiz mabetlerinize dokunmamak, söz ve ahdimize aykırı düşer. Kur’an bize verdiğimiz söz ve yaptığımız anlaşma şartlarını yerine getirmemizi emrediyor, bu sebeple ben içeride namaz kılıp da anlaşma şartlarını ihlale sebebiyet vermek istemedim.”
Yaklaşık 1450 yıl önce yaşanmış bu müstesna örneği alın getirin zamanımıza ve karşılaştırın bugünkü Müslüman anlayışıyla, bakalım ne göreceksiniz?
Yazımın görseline koyduğum resimde de görüldüğü gibi Yeni Zelanda Başbakanı J. Ardern’in, “Benim görevim insanların güvende olduğunu hissettirmektir” motto cümlesinin Müslüman idareciler için serlevha olması gerekir. Dünya ülkeleri için yapılan “Yönetimde İslamilik Endeksi” sıralamasında ne yazık ki İslam ülkeleri arka sıralarda yer alıyor. Finlandiya, Yeni Zelanda gibi ülkeler ön sıralarda bulunuyor. Burada esas olan yönetim enstrümanlarının, uygulamalarının İslam’ın temel yönetim prensipleriyle ne kadar uygunluk arz edip etmediği ölçümleniyor.
Özellikle Müslüman idarecilerin “Müslümanlık iddialarını ispatlamalarının temel ölçeği, halkına ne kadar adil davranıp davranmadıkları ve J. Ardern’in dediği gibi yönettiği halkın kendilerini güvende hissedip etmedikleridir.”