Gerek mektepli ve gerekse alaylı olsun, çok azı istisna ilahiyatçıların önemli bir kısmı için mevzu ‘siyaset’ olunca, var olan meselelere çözümlemeler, tahlil ve yorumlar yapmak konusunda ciddi müşkülatlarının, isabetsizliklerinin olduğuna tanıklık etmekteyim.
Birileri şunu sorabilir; “Bu insanlar hakkında böyle bir yargıda bulunmak hususunda kendinizi yetkin görüyor musunuz?”
Eyvallah, bu soruyu ben de kendi nefsime soruyorum. Evet, belki de hadsizlik yapıyorum. Ancak buna rağmen yine de hoşgörünüze sığınarak müşahedelerimi paylaşmayı arzu ediyorum. Katılanlar veya katılmayanlar görüş ve kanaatlerini yorum bölümüne yazsınlar lütfen.
Dediğim gibi benim ki sadece sosyal medya üzerinden edindiğim kanaat. Doğru da olabilir, yanlış da…
Şöyle izah edeyim; Malum, İslam dininin en önemli mevzuu “muamelat hukukudur.” Yani, kişiler ve topluluklar arası münasebetlerden doğan meselelere dair hukuki kural, ilke ve prensipler. Yani, siyaset…
Siyaset, aslında kamu düzenini sağlamaya yönelik bir idare sanatı ve becerisidir. Bir arada yaşamanın getirdiği hak ve hukukların tanzimidir. Böyle tarif ettiğimizde temelde, kişi ve topluluklar arası ilişkilerin (muamelatın) nasıl olması gerektiği hususunda yapılanlar, kamu düzenini sağlamayı hedefler.
Siyaset, aynı zamanda ilahiyat disiplinin de en önemli bölümüdür. Kul hakkı dediğimiz husus yine dinin en önemli mevzuudur. Kul haklarının birbirine geçmemesi hususunda yapılanlar veya yapılmayanlar siyasetin niteliğini belirler.
İşte bu açıdan uzun yıllardır ilahiyatçıların meselelere yaklaşımlarını izlemeye gayret ediyorum. Zaman içerisinde okuduklarım, müşahede ettiklerim, sözkonusu kanaatimi önemli derecede pekiştirdi. Bakıyorsunuz, yılların ilahiyatçısı; kendi branşı ile ilgili onlarca eseri; yüzlerce makalesi ve konferansları olmuştur. Belki siyaset ilmiyle ilgili yeterli bir çalışması olmadığından dolayı ‘hadsizlik’ yapabilirim endişesiyle bahse konu mevzulara girmeyeyim diye düşünüyor da olabilir. Bunu yine de anlayışla karşılarım. Ancak bahis konusu ettiklerim öyle değil. Bakıyorsunuz, isminin önünde akademik bir unvanı/titri var. Akademi çevresinde de bilinen ve sayılan bir kişi. Günlük siyasete dair açıklamalarına, paylaşımlarına ve yorumlarına baktığımızda tam bir hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Ve ister istemez şu suali soruyorsunuz; sahip oldukları birikime rağmen nasıl oluyor da böyle basit meselelere bile şaşı bakabiliyorlar? Son derece basit yorumlar yapabiliyorlar? Sıradan bir partili trol gibi slogan ve hamasetten öte ilmi kıymeti olmayan paylaşımlar ve değerlendirmeler yapabiliyorlar?
İşte burada çeşitli vesilelerle tekrarlarla mevzu ettiğim Maide 63’ün hikmetini bir daha idrak ediyorum;
“Onların ileri gelenleri/önderleri ve fakihleri (hukukçuları) onların günah olan şeyler söylemelerini ve haram yemelerini önleselerdi ya! Ama heyhât! Yaptıkları şey ne kötüdür!”
Biraz mübalağa gibi göreceksiniz ama müşahedelerim bana şunu söyleme mecburiyetinde bırakıyor;
Bugün yaşadığımız onca sorunun, zulmün en önemli müsebbiplerinden biri de mektepli ve alaylı binlerce ilahiyatçının kendi uhdelerine düşeni yapmamaları; belki de tam aksi olumsuzluklara bilerek veya bilmeyerek destek vermeleridir. Hâlbuki Maide 63 bu sorumluluğu birinci derecede bu insanların boynuna yüklemiş. Onlar da bu vazifeyi gereği gibi ifa etmeyince bugün sorun sarmalının içinde bocalayıp duruyoruz.
İkinci önemli bir sebebin de manevi olduğu inancındayım. Allah, sık sık “Kitap ve hikmet” vurgusu yapar. 10 ayette kitapla birlikte ve diğer on ayette ise sadece hikmet olmak üzere Kur’an’da 20 ayette geçer. İşte o ayetlerden biri;
“O, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nâil olmuş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar.” (Bakara: 269)
Müfessirler, “çok hayırdan” muradın söz ve fiillerde isabet olduğu yorumunu yaparlar. Yine bazı âlimlere göre “hikmet”, dindeki anlayış, kavrayış manasına gelir. İdrak ve sezgisel anlayış ile birlikte bu hususiyetleri özümseyebilme, uygulayabilme ve yargıda bulunma kapasitesidir.
Bilgi, deneyim, anlayış ve ferasetle düşünme ve hareket etme yeteneği olarak da tanımlanır.
Râgıb el-İsfahânî ise, hikmet terimini “ilim ve akılla gerçeği bulma” şeklinde tanımlamaktadır.
Evet, sonuç olarak hikmet, Allah’ın bazı kullarına verdiği bir nimettir. Bu nimete sahip olanlar, inanç ve amelleriyle buna hak kazanan mutlu ve kutlu bir kesimdir.
Bundan hareketle tekrar mevzuumuza dönecek olursak; Allahüalem, bugünün ilahiyatçılarının önemli bir kısmı “hikmet” nimetinden mahrumlar. Dolayısıyla sadece kitabi bilgiyle (data) yaptıkları da bu kadar…