OKUMA YAZMA BİLMEK CEHALETİ GİDERİYOR MU?

by Fahrettin Dağlı
Ademe bakıyorsunuz söylediklerinin akli ve nakli hiçbir delili yok. Birilerinin gör dediğini görüyor, görme dediğine gözlerini kapatıyor; İşit dediğini işitiyor, işitme dediğine kulaklarını kapatıyor. Şimdi bu âdem oğlu ademe “cahilsin, akılsızsın” dersek, “ne o, hakaret mi ediyorsunuz?” diye çıkışacak ve hemen en yakın savcılığın yolunu tutacaktır?
E be kardeşim ne diyeyim?
Bir defa iddia ettiklerinizin, savunduklarınızın akli ve nakli hiçbir delili yok. Hadi buyurun delil getir diyorsunuz; o âdem oğlu adem, sizin ne dediğinize hiç bakmıyor; ezberletilen cümleleri sıralıyor; yetmezse sesini yükselterek hakaret ediyor.
Peki, bu problem bugünkü bir mesele mi?
Hayır, insanoğlunun en kadim problemlerinden birisi.
Mekke’de cehalet meclisinin azaları birbirlerinden habersiz olarak geceleri Hz. Peygamberin evinin yakına gelerek Onun Kur’an kıraatını dinlerlermiş. Karşılaştıklarında ise, bir daha gelmemek üzere birbirleriyle sözleşirlermiş. Ancak ertesi gün yine birbirinden habersiz olarak gelirlermiş. Çünkü onların akli melekelerinin tortuları bile Kur’an’ın muhteşem söz ahengi karşısında harekete geçiyor. Ve ne yazık ki yine akıllarına değil, nefislerine uyarak oradan uzaklaşırlarmış.
İnsanoğlu fikri sabit olunca; muhataplarının söyledikleri karşısında sözü olmayınca, bu sefer suçlama, ötekileştirme, yakıştırmada bulunuyor; etiket yapıştırıyor.
Hz. Peygambere ‘eminlik’ lakabını/sıfatını Mekkeli müşrikler yakıştırmıştı. Ancak kendisine Peygamberlik geldikten sonra Ona sırt döndüler ve onca sıfatla Onu itibarsızlaştırmaya, gözden düşürmeye çalıştılar. Ancak buna rağmen, çocuklarının, gençlerinin, Hz. Peygamberin çağrısı karşısında Onun yanında yer almalarına mâni olamıyorlardı; bu nedenle de kuduruyorlardı.
Onu itibarsızlaştırmak için mutlaka bir sıfat uydurmaları gerekirdi. Onun için de içlerinde güya en zekilerinden birisini görevlendiriyorlar; “Git Muhammed’le görüş; Ona en uygun sıfatın ne olacağını ölç, biç ki, bundan sonra hepimiz o ortak sıfatı kullanalım.” diyorlar. Âdem gidiyor, Hz. Peygamberle görüşüyor ve hakikat karşısında iki büklüm olmuş şekilde meclise dönüyor.
Onu Pencereden seyredenler; “Eyvah! Gittiği gibi dönmüyor” diye endişeleniyorlar. Yanlarına geldiği zaman soruyorlar;
“Ne diyorsun?”
Onun cevabı; “Vallahi bugüne kadar yakıştırdıklarımızın; yapıştırdığımız etiketlerin hiçbirisi Muhammed’e yapışmıyor. Onun için de bırakalım kendi haline; eğer başarılı olursa bizim kavmimizden birisi başarılı olmuş olur; yok, eğer başarısız olursa, zaten bizim istediğimiz bu değil mi?” diye onları teselli etmek istemişse de kinlerinin akıllarını galebe çaldığı o azgın azınlık, onun üzerine üzerine geliyorlar;
“Biz seni bunun için göndermedik, mutlaka bir sıfat yakıştırmalısın!”
O da bu baskı karşısında pes ederek; “Neyse çok ısrarcıysanız yine de sihirbaz deyip geçelim” diyor.
İşte böyle. Dedim ya, bu durum sadece bugünün meselesi değil; insanoğlunun kadim problemi. Fikren alt edemediğine sıfat yakıştırmak / yapıştırmak; tıpkı bugünün en geçer sıfatı olan “HAİN” gibi…
Sonuçta varacağım gerçek; okuma yazma bilmek tek başına cehaleti gidermiyor. Öyle olmuş olsaydı, Hz. Peygamber, Mekke ahalisi içinde okuma yazma bilen yedi kişiden biri olan Amr Bin Hişam’a “Ebu Cehil” (Cehlin babası) lakabını takmazdı.
Bilmek ve anlamak ayrı mefhumlardır. Öyle olmasaydı, Kur’an bu tür insanları “Kitap yüklü merkepler” olarak vasıflandırmazdı.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept