Birkaç gündür hamaset üzerine kısa yazılar paylaşıyorum. Haliyle bazı arkadaşlar niçin bu konuya bu kadar önem verdiğimi merak ediyorlar ve soruyorlar; “Kitlelere moral vermek, aktivasyon yapmak için biraz hamasete ihtiyaç yok mu? Zaman zaman hamasete başvurulacak durumlar olmaz mı?”
Öncelikle tevazuu kenara bırakarak yaşadıklarım ve okuduklarım üzerinden bu mevzularda biraz uzman olduğumu iddia edebilirim. “Belki hayatımın önemli bir kısmı bu mevzularda müşahedelerde bulunmak; izlemeler yapmak, dün ile bugün arasında kıyaslarda bulunmak; geçmiş tecrübeleri okumak, mevzular üzerinde zihinsel efor yapmakla geçti” desem herhalde mübalağa yapmış olmam. Bu anlamda bu mevzuların hekimi olduğumu iddia edebilirim.
Dolayısıyla bu yazılarla, bu hastalıkla malul olan -ki her gün sosyal medya üzerinde onlarcasına şahitlik etmekteyim- kişilerin kendilerini tedavi etmeleri için reçete öneriyorum. Mamafih hekim, ancak hastalığını kabul edenlere tedavi önerebilir. Ben de bu tedavide etkili olacak birtakım argümanları paylaşmaya çalışıyorum.
Evet, şahsen bir sosyal hekim olarak meseleyi enine boyuna çok düşündüm; tarttım, biçtim ama ilmi veya dini olarak hamaset yapmayı gerektirir hiçbir ilmi, dini bir gerekçeye rastlamadım. Tam aksi zemmedildiğine dair onca örnek var.
Mesela size Hz. Peygamber döneminde yaşanan bazı örnekler vereyim.
Malum, Bedir Muharebesinde Hz. Peygamberin ordusu kendilerinden üç katı büyüklüğündeki bir düşman gücüyle savaştı. Düşman ordusu, sadece sayısal çoğunluk anlamında değil aynı zamanda askeri teçhizat ve donanım bakımından da önemli bir üstünlüğe sahiptiler. Ve buna rağmen savaş Müslümanların galibiyetiyle neticelendi.
Haliyle bazı ham Müslümanlar buradan nefisleri adına bir pay çıkardılar. “Çok az bir kuvvetle büyük bir gücü dize getirdik” diye efelendiler; hamasi söylemlerde bulundular. Bunun üzerine Cenab-ı Allah onları onlarca ayetle uyardı; onlara adeta şöyle denildi: “Bu sonuç, bileğinizin gücüyle kazandığınız bir başarı değil; bu anlamda kimse başarıyı nefsinden bilmesin. Bu başarı, samimiyetinize karşı size ikram edilen bir lütuftur.” Yani, bugünkü anlamıyla hamaset yapmamaları konusunda uyarıldılar.
Yine Hayber’in Fethinde Hz. Ali’ye sancak verildiğinde, Hz. Ali, atının üstünde bugünkü anlamda hamasi söylemlerde bulunarak zafer sloganları atıyordu. Bundan rahatsız olan Hz. Peygamber onu yanına çağırarak, şu ibretlik uyarıda bulundu:
“Ey Ali, sen şimdi Hayberlilere iyice yaklaşıncaya kadar sükûnetle ilerle. Sonra onları İslâm’a davet et ve üzerlerine vâcip olan İslâmî esâsları onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan” -bir başka vesileyle ifade buyurdukları gibi- “üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır!”
Burada hazreti peygamberin yaptığı uyarı tam da bugünkü meselemize karşılık gelmektedir. Bir insanın, bir Müslümanın hayata dair mücadelesinin en önemli, en erdemli, en ahlaklı ciheti, insanlığı hayra, iyiye, güzele ve mutluluğa çağırmak ve ona kavuşturmak olmalıdır. Onlara meydan okuyarak; “Geliyoruz, vuracağız, kıracağız; mahvedeceğiz” gibi karşı tarafı cephe almaya sevk edecek bütün söylemlerden arınmayı gerektirir.
Peki, Hz. Peygamberin ordusunda hiç mi hamaset söz konusu değildi?
Evet, bu soruya tereddütsüz cevabım “hayır”dır.
Hazreti Peygamber, ordusunu, imanlarını güçlü tutarak ayakta tutmaya çalışıyordu. Onlara her nerede olurlarsa olsunlar Allah’ı akıllarından hiç çıkarmamalarını; hiçbir şeyi Allah’tan bağımsız düşünmemelerini, görmemelerini, her türlü faaliyetin sonucunun Allah’a ait olduğunu unutmamalarını tembih ediyordu. Şunu özellikle hatırlatıyordu; “Eğer sizler gerçekten inanıyorsanız zaferde olan sizsiniz. Başarılar sizi yersiz bir gurura sevk etmesin; arızi yenilgilerde sizi ye’se / umutsuzluğa düşürmesin.”
Dolayısıyla asıl olan kahramanlık türküleriyle, şarkılarıyla, marşlarıyla, sloganlarla gösterilerde bulunmak; şov yapmak değildir. Allah’a olan inancı, güveni asla ihmal etmemektir.
Peygamberin ashabından Ebû Musa el-Eşʻarî şöyle anlatır:
“Biz bir yolculukta Rasûlullah ile birlikteydik. Tepelere çıktıkça “Allahu ekber, Lâ ilâhe illallah” diye yüksek sesle tekbir ve tehlil getiriyorduk. Bunun üzerine Allah Rasûlü bizi uyardı;
“−Ey Müslümanlar! Kendinize merhametli ve yumuşak davranın! Zira siz sağıra veya burada olmayan birine seslenmiyorsunuz. Allah Teâlâ dâima sizinle beraberdir, işitir ve size sizden daha yakındır” buyurdular.”
Yani, Allah’ı zikrederken bile yumuşak olmalarını tavsiye eden bir dinin Peygamberi daha ne desin?
Bu örneği vermişken; eski tarihlere gideyim. 28 Şubat’ta güya yapılan zulümleri telin amaçlı yapılan gösterilerde, birileri tekmil veriyordu; “Tekbiiir!” ve kalabalık da ona karşılık veriyordu; “Allahu Ekber!”
Bu tekbirleri getirirken adeta Hz. Peygamberin uyarısına muhalefeten, kızgınlık emareleri göstererek en gür sesle bağırıyorlardı. Bırakınız dine mesafeli olanları, benim gibi dindarları bile ürkütüyordu. Çünkü öyle bir ifade tarzları var ki, adeta muhataplarına ok atıyorlarmış gibiydi. Bu durum son derece sevimsiz, itici bir haldi. Onun için Allah Resulü bu duruma muhalefet etmiştir.
Yine bir hatıra; 28 Şubat döneminde bazı yakın dostların da içinde siyaset yaptıkları partinin parti otobüsünün hoparlöründen güneş batımında Ankara / Kızılay’ın en kalabalık olduğu bir saatte anons yapılıyordu. Anonsçu en gür sedayla sloganlar atıyordu. İşte o an çevredeki halkın halini izledim. Yüzlerde bir korku; bir tedirginlik ve rahatsızlık vardı. Arkadaşları telefonla arayıp durumu kendilerine ilettim; buna mahal vermemeleri tavsiyesinde bulundum.
Daha önceki yazımda da bir zamanlar bu hastalıkla malul olduğumu ifade etmiştim. Evet, gençlik yıllarımızda meydanlarda “kahrolsun” haykırışlarında bulunurduk; “Kahrolsun Komünizm! Kahrolsun Faşizm! Kahrolsun Siyonizm! Kahrolsun Emperyalizm! vs. Meydanlarda nutuklar atıyorduk. Aklı baştan alan sloganlarla kitleleri coşturuyorduk. O gün kullandığımız bütün sloganları tek tek listesini çıkaralım. Evet, bu sloganlar o zamanlar kitleleri coşturuyordu, meydanları dolduruyordu ama tenkit mevzu olan bütün “izm”ler varlıklarını sürdürdüler; hiçbirisi de kahrolmadı. Herhangi bir zayıflama da olmadı. Hatta daha da güçlendiler.
Demek ki, duygu ve his coşturmasıyla meseleleri çözemiyoruz; sadece akli düşünmeyi öteliyoruz. Oturup akli, ilmi analizlerle meseleleri konuşmak, düşünmek, diplomatik üslup ve usullerle muhataplarımıza; muarızlarımıza iletmek varken sloganlarla hamaset damarlarımızı şişiriyorduk. O şişen damarlar bizleri uçuruyor, ayaklarımızı yerden kesiyordu. Yükseldikçe akıl baştan gidip kendimizi tamamen estirilen rüzgârın yönüne bırakıyorduk.
Zaman değişti ve o günkü söylemlerimizin, sloganlarımızın çoğunu unuttuk. Öyle ya, bugün meydanlarda “Kahrolsun Siyonizm, Kapitalizm, Komünizm” diyen kaç kişi kaldı? O gün damarlarımızı şişiren; kanatlarımızı rüzgâra açan; aklımızı başımızdan alan bütün hamaset nutuklarını unutup rafa kaldırdık. Peki, o günden bugüne değişen bir şey var mı? Hayır! Hatta karşı çıkılanlar daha da büyüdüler.
Hikmete bakın ki, o gün “Kahrolsun Komünizm” diyenlerin kahir çoğunluğunun içinde bulundukları iktidar mensupları o gün kahrolsun dedikler Rusya’yla, Çin’le bugün kankalar. İşte mevzuun bir de böyle bir cilvesi var.
Allah aşkına daha kaç sene önceye kadar İstanbul’un Fethini anma gösterileri yaparken “gemilerin nasıl karadan yürütüldüğünü” hamasi nutuklarla haykırıyorduk. Hiçbir Allah’ın kulu da çıkıp şunu haykıramıyordu; “İyi de o gün atalarınız bunu başarmışlar. Peki, bugün siz ne yapıyorsunuz? Savaş teknolojisi anlamında hangi başarıya sahipsiniz? Dünü bırakın da bugüne bakın!”
Ezcümle, artık bu boş hamaseti bırakıp gerçekle yüzleşelim. Duygu ve his şişirmesi yerine akli / rasyonel olanı önceleyelim; muhataplarımıza sloganlarla yüklenmek yerine onlarla oturup ilmi ve diplomatik usul ve esaslarla müzakere edelim. Düşmanlıktan çok dostluğu ve barışı önceleyelim. Yeryüzünde gelişmiş tüm toplumların ortak özelliği, akli / rasyonel, analitik düşünebilme kabiliyetine erişmiş olmalarıdır.
Akıl, hikmet ve tefekküre EVET; hamasete HAYIR!