Bugünkü Cuma hutbesinin başlığı “kamu hakkı dokunulmazdır.” idi. Hutbe bir hadisle başladı:
Hayber’in fetih günü sahabiler Peygamberimiz (s.a.s)’in yanında, canlarını feda eden şehitleri bir bir anıyorlardı. Birinin adı zikredildiğinde Peygamberimiz, o kişi hakkında şöyle buyurdu: “Hayır! Ben onu kamu malından çaldığı bir hırka ile cehennemde gördüm.”
Hutbe, “Allah Resûlü bu sözleriyle bizlere; kamu hakkını çiğnemenin Allah yolunda ölen bir kimsenin şehit olmasına engel olacak derecede büyük bir günah olduğunu haber vermektedir. Kamu hakkı; ‘Hukukullah’tır; Allah’ın hakkıdır, Rabbimizin bizlere emanetidir. Bu emanete sahip çıkmak, Müslüman olmanın bir gereğidir. Kamu hakkına ihanet etmek; sadece bir haksızlık değil, aynı zamanda bir zulümdür.” diye devam ediyor.
Hemen akabinde üç hadis daha geliyor:
“…Kim, kamu malına ihanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı, boynuna asılı olarak gelir…”
“Hiç kimse hakkı olmayan bir karış toprağı bile almasın! Eğer alırsa, kıyamet gününde Allah yedi kat yeri onun boynuna dolar.”
“Kamu malından haksız kazanç sağlayanlar için kıyamet günü ancak cehennem azabı vardır.”
Eğer Türkiye’de yaşamasa ve olup bitenden haberdar olmasaydık verilen hutbeyi paylaşır ve diyanet teşkilatını da alkışlardık. Ama öyle olmadığını vasat bir akla sahip olan herkes bilir. Bir defa şu gerçeği ihmal etmemek lazım. Bir ülkede farklı alanlarda yaygın bir yolsuzluk, rüşvet, iltimas, kamu malından çalınma söz konusuysa orada baştaki yönetimin kamu malının korunması konusunda ciddi bir zaafının olduğu kesindir. Mevlana bir gün yanındaki yardımcısıyla birlikte balıkçı haline gidiyor ve tezgahtan bir balık alarak kuyruğunu kokluyor. Yardımcı soruyor: “Efendim benim bildiğim balık baştan kokar ama siz kuyruğunu kokluyorsunuz, hikmeti nedir?” Mevlana’nın cevabı: “Evladım bu balığın başı çoktan kokmuş da, kokunun kuyruğa ulaşıp ulaşmadığına bakıyorum.” Durumumuz üç aşağı beş yukarı böyle.
Eski bir denetim elemanı ve yöneticisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer bir ülkede yürütmenin başı yolsuzluklarla mücadele konusunda azimli ve kararlıysa o ülkede yolsuzluk kesinlikle minimal düzeye indirilir. Bunu yapacak siyasi irade öncelikle Ömer B. Abdülaziz’in yaptığı gibi arınmayı kendisi, ailesi ve çevresinden başlatmalı, bakanlarını, bürokratlarını ona göre seçmeli ve yemin ettirmelidir. Bu kararlılığı gören siyasiler, bürokratlar o cesareti kendilerinde bulamazlar. Bunu yapacak kişinin siyasi ikbal gibi bir derdi olmamalı ve yine Ömer B. Abdülaziz gibi kelle koltukta olmalıdır. Mademki, halkın emanetinin bekçiliğine gönüllü talip oldunuz, geçerli hiçbir mazeretiniz olamaz, kamunun haklarını, hukuklarını canınız pahasına korumalısınız.
Öyle mi oldu peki? Tabii ki hayır. Bugün iktidarın memuru DİB için ‘kükremiş’ diyenler biraz hafızalarını yoklasınlar. Bundan on yıl önce Başbakan Ahmet Davutoğlu kamuda şeffaflık ve hesap verilebilirlik adına bir yasa tasarısı hazırladığında, CB Erdoğan düzenleme için Davutoğlu’na “Bu düzenleme yapılırsa görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız. Bu konularda ekonomi dikkate alınarak karar verilmeli” diye memnuniyetsizliğini dile getirmişti.
Erdoğan’ın bu sözleri sonrası paketin seçim sonrasında yeniden gündeme gelmek üzere iptal edildiği öğrenildi. Ve muhtemeldir ki, Davutoğlu da bunun diyetini ödedi, makamından oldu.
Bu iktidar yola çıkarken dilinde “3Y ile mücadele (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar) ” sloganı vardı. Ne kadar büyük konuşmuşlar ki, “3y” nin üçünden de sınıfta kaldılar. İslam’da bir ölçü vardır: Ameller / eylemler niyetlere göredir. Öncelikle bu üçüyle samimi olarak mücadele etmeye niyetli miydiler? Yoksa sadece politik bir propaganda malzemesi olarak mı kullandılar? Amellerine bakıldığında ikincisine niyetlenmişler diyebiliyorsunuz.
Peki, bugün durup dururken Diyanet nasıl bu kadar iddialı bir şekilde bunları ifade ve tenkit eder? Bu durum şuna benziyor: İktidar aktörleri Filistin konusunda esip gürlüyorlar ama el altından İsrail ile ticaretlerini sürdürüyorlar. Muhafazakar kesim, iktidarın kontrolündeki medya dışında bir haber kaynağına sahip olmadığı için iktidar ne derse onu doğru biliyor. Yolsuzlukla ilgili de öyle. Bu hutbeyi dinleyen muhafazakar kesim yine şöyle düşünecek: CB Erdoğan ve bakanları yolsuzluk konusunda çok kararlılar ama bir türlü önünü alamıyorlar, her kesin başına bir jandarma tutacak halleri yok herhalde.” Bu tamamen bir gaz alma işlemidir. Samimiyetten, ihlastan mahrum bir propaganda malzemesidir.
Bir zamanlar beraber yol yürüdükleri yer altı mafyası lideri itiraflarıyla Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Soruyorum, gündeme getirdiği yüzlerce yolsuzluk iddiasından kaçı inceleme ve soruşturma konusu yapıldı? En azından iddia edilen ve kamu hakkını, hukukunu ilgilendiren bu iddiaların incelenmesi ve araştırılması gerekmez miydi? Hepsinin üstü örtüldü.
Yazılarımın birisinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılmasını teklif etmiştim. Bu hutbe metni bile ne kadar haklı olduğumun teyididir. DİB bugüne kadar kamu malının çalındığına dair kaç hutbe irad etti? Adres göstererek yolsuzluk yapılmaması, kamu malının çalınmaması konusunda siyasi erki ikaz etti? Şahit olan var mı?
Ana muhalefet partisi ile ilgili yolsuzluk iddialarının konuşulduğu bir dönemde adeta fırsattan istifade kendilerini temize çıkartmaya yönelik bir gayretkeşlik ve fırsatçılıktır bu.
Bir daha tekrarlıyorum: Hakikatin üstünü örten, anlaşılmaz kılan, müslümanı aldatan, iman etme potansiyeli, eğilimi olanları dinden uzaklaştıran Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalıdır. Yokluğu varlığından yeğdir.