Müslümanlık Diye Bir Derdimiz Var mı?

by Fahrettin Dağlı

Uzmanlık alanım siyaset olmasına rağmen yaklaşık iki yıldır sıklıkla bazen siyasetle de ilişkili olarak dini mevzularda yazılar yazmakta, zaman zaman da “niye her hadiseyi dini değerler üzerinden izah ediyorsunuz?” şeklinde tenkitler almaktayım.

Bu tenkide birkaç şekilde cevap vermeye çalışayım:

Birincisi, iktidarın karakteri gereği dinin siyaset alanında çokça konuşulması, siyasi emellere malzeme edilmesi toplumda dine yönelik olumsuz, yer yer nefrete varan bir psikolojinin hasıl olmasına sebep olmaktadır. Bu toplum din yorgunu haline getirilmiştir. Samimiyetten uzak ve tamamen şekil ve ritüellere kurban edilmiş dindarlık anlayışı dine yönelik olumlu bir iklimin oluşmasına fırsat vermemektedir. Öyle bir siyasi taraftarlık ki, adeta kendilerinden başkasının dindarlık iddialarını kabul etmemek, aforoz etmek yetkisini kendilerinde bulacak kadar ölçüyü kaçırmış bir yapıyla karşı karşıya kalınmıştır. Bu din bezirganlarının oluşturdukları sosyal iklim kitleleri ve özellikle de genç nesli dinden uzaklaştırmakta ve hatta dindarlara yönelik bir nefretin hasıl olmasına sebebiyet vermektedir.

İkincisi, Allah’ın Kitabı ve O’nun elçisinin vazettiği din her şeye hükmeden kudret sahibi bir yaratıcının eseri olduğuna iman ediyoruz. İslam, hayatı, kâinatı izah eden, tabi oldukları yasaları bize bildiren ve bu anlamda tamamlanmış bir din olması sebebiyle insanoğlunun kıyamete kadar karşılaşabileceği tüm problemlere mikro düzeyde de olsa cevap veren ilahi bir kaynaktır.

Kur’an her problemi vuzuha kavuşturmuş mudur? Allah Kur’an’ı bize iletmek ve şahsında pratize etmek için Peygamber göndermiştir. Dolayısıyla hem vahiy ve hem de onu pratize eden Hz. Peygamberin hareketi, metodu, davranışı, eylemleri, amelleri bizim için birer ölçü kaynağıdır. Karşılaştığımız bireysel ve toplumsal meselelerimizi bu iki temel kaynağa götürüp onlarda mündemiç olan karşılığı veya işareti görmemiz mümkündür. Bulmakta güçlük çektiklerimiz olursa -ki olacaktır- onlar hususunda da Peygamberlerin varisleri sayılan âlimlere arz edeceğiz. Herkes o düzeyde dinin kaynaklarına nüfuz edemeyebilir, sonuç, ölçü çıkaramayabilir. Problemin içtihad yoluyla çözülmesi öncelikle her iki temel kaynağa tam bir vukufiyet gerektirir. Kur’an’ın yanında Hz. Peygamberin yaşadığı hayatı bilme hususunda hiçbir kör noktanın kalmaması icap eder.

İşte ben de siyaset ilmi ve pratiğiyle ilgili bir kimse olarak bireysel ve toplumsal meselelerimizi bu kaynakların hakemliğine götürüp buradan bugünümüze dair bazı sonuçlar çıkartmaya çalışıyorum. Hz. Peygamberin “bir meselede içtihatta bulunanlardan isabet edene iki, etmeyene bir sevap yazılır” haberi bizi teşvik eden önemli bir müjdedir. Dini kaynaklara nüfuz anlamında ben de sahip olduğum vasat bilgiyle müktesebatım ölçeğinde uğraş alanım olan siyaset disipliniyle ilgili birtakım ölçüler çıkartmaya çalışıyorum, umut ediyorum ki, Allah isabet edenlerden eyler.

Mevzuyla ilgimin üçüncü önemli nedeni, üzerinde yaşadığımız coğrafyada yaşanan Müslümanlığın önemli bir krizle karşı karşıya olmasıdır. Bin küsür yıldır müslümanlara vatan olan bu Anadolu coğrafyasının İslamsızlaşması her mümini olduğu gibi beni de ciddi anlamda düşündürüyor, endişeye sevk ediyor. Coğrafyamızda uzun yıllardır ve son Suriye savaşından sonra daha da çok etkilerini hissettiğimiz kimlik siyaseti insanımızın dini kimliklerinden çok etnik kimliklerini öne çıkarttı. Durum öyle bir hal aldı ki, kendi etnisitesinden olan kötü birini başka bir etnisiteye mensup iyi birine tercih edecek bir cahiliye kültürü istilasına uğramış durumdayız. Etnik mensubiyetler üzerinde yapılan tartışmaların, müzakerelerin onda biri kaybetmekte olduğumuz müslümanlığımız üzerinde yapılmıyor. Eğer bu ülkede müslüman olarak kalıp kalmayacağımız gibi bir endişemiz varsa onun dışımıza yansıyan bir belirtisinin olması, bir rahatsızlığımızın, üzüntümüzün, bu süreci tersine çevirecek bir niyet ve eylemimizin ortaya konulması gerekir. Eğer bu insani hissiyat ve refleksi de kaybetmişsek oturup kıyametimizi bekleyelim. Allah muhafaza…

İçinde yaşadığımız şu zamanda toplumun nasıl bir insani savrulmaya, erozyona maruz kaldığını, İslam’ın saadet ve barış vaat eden ikliminden ne kadar uzaklaştığını görüp de bir müslüman olarak bigâne kalmak bize yakışır mı? Bu suretle kendi iddiamızla çelişkiye düşmüş olmaz mıyız?

Bediüzzaman Said-i Nursi, “Bir insanın / toplumun başına gelebilecek en büyük musibet imanına gelendir” der. Müslüman hadiselere, kazanca ve kayba bu gözle bakar. Bugün bu toplum bir ekonomik krizden çok bir sosyal / siyasal kriz yaşıyor. Diğer tüm toplumsal olumsuzluklar da buradan neşet ediyor. Bu durum toplumun dini hayatını önemli derecede etkiliyor. Krizi atlatabilmemiz sosyal ve siyasal değişimi önceleyen bir siyasal programın inşa ve yürütülmesine bağlıdır. Siyasal rejimin mahiyeti, karakteri sosyal hali ya olumlu ya da olumsuz cihete doğru yöneltir.

Bu ülkenin bugünkü siyasi rejimi, karakteri gereği insana kendini yeniden inşa, tashih, ıslah ve onarma imkanı vermiyor. Hürriyetçi, adil, çoğulcu, denetlenebilir, şeffaf bir yönetim rejimi tesis edilmedikçe mevcut rejimin tüm uygulamalarıyla ilgili olumsuzluklar aynı zamanda müslümanlığın hanesine de yazılmaya ve genç neslin farklı inanç akımlarına savrulması devam edecektir.

Sonuç olarak bugün bu coğrafyanın müslüman kimliğiyle ilgili yaşamakta olduğumuz olumsuzluklar, endişeler bizi yeni bir siyasi inisiyatif almaya mecbur ediyor. Bu süreç bize bir hakikati tekrar hatırlattı; “fikirler emanete verilemez.” Fikrin kıymetini o fikir uğruna mücadele edenler, bedel ödeyenler bilirler ve zirveye taşıyabilirler. Bu son paragrafta bir sonraki yazımın konusu olsun inşallah.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept