Dünyadaki toplumsal değişim hareketlerinin birincil aktörleri genellikle toplumun alt sosyal katmanlarından gelenler olmuştur. Tarih bu gerçekliği böyle kayıt eder. Olumsuz sonuçları olan bir değişim olabileceği gibi daha ziyade olumlu sonuçlarıyla ortaya çıkan inkılap/devrim hareketleridir.
Peygamberler ve tabilerinin çoğu aynı sosyal çevreye mensup ailelerden gelmişlerdi. Onun için de o günün aristokratlarının, seçkincilerinin tahrikiyle yoğun toplumsal muhalefetle karşılaşmışlardı. Üstünlüğü ırkta, sosyal çevre mensubiyetinde gören aristokratik anlayış peşinen alt sosyal çevreden gelenleri reddediyorlardı. Onlara tabi olmayı zül kabul ediyorlardı. Tarihteki en önemli örneklerinden biri, Bakara Suresi, 243–252. arası ayetlerde bahsi geçen Talud- Calud kıssasıdır.
Olayın özeti: İsrail oğulları zalim Calud ve ordusunu yenmek için Peygamberlerinden şöyle bir talepte bulunurlar: ‘Rabbine yalvar da, başımıza bir komutan tayin etsin, onunla gidip Calud’u yenelim.’ Yapılan duanın neticesinde Allah, başlarına kenar mahallelerden birisinde oturan alt sosyal sınıfa mensup olan Talud’u tayin ediyor. Bunu duyduklarında şiddetle karşı çıkıyorlar; ‘Aramızda bu kadar bilgili, cüsseli, güçlü genç varken neden kenar mahallenin gecekondusunda ikamet eden zavallı ‘Talud’? Ancak, emir gelmişti ve kesinleşmişti. İstemeyerek de olsa kabul etmek mecburiyetinde kaldılar. Allah onları muharebe öncesi bir ırmakla sınadı. Sonuç ne mi oldu? Talud’un tayinine muhalefet eden o seçkinci zümre ırmağın kenarında suyu kana kana içerek dünyanın çıkarlarına yenik düştüler. Talud ve ırmağı geçip sınavı kazanan (Peygamberimizin rivayetiyle, Bedir ashabı kadar bir ordu, yani, 313 kişi) müminler Calud’un 80 bin kişilik ordusunun üzerine yürüdü ve Calud da dahil olmak üzere ordusunu yerle yeksan ettiler. Tarihin kaydettiği, emperyalizme, totalitarizme karşı verilen ilk savaşlardan birisidir.
İslam tarihi benzer nice örneklerle doludur. Gelelim, Hz. Muhammed’e (sav). Kendisi mustazaf olduğu gibi ilk tabileri de aynı sosyal çevreden gelmişlerdir; köleler ve zayıflar…
Kur’an’da Hz. Peygamber ve tabileri ve sonra gelecek olan müminler teselli bulsun diye Hud 27’de şu haber veriliyor (Hz. Nuh’un ümmetine çağrısının karşılığı);
“Bunun üzerine kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar edenler şöyle dedi: “Bakıyoruz da, sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın. Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığını görüyoruz. Sonuçta, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzün olmadığını zannediyoruz. Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz!”
Ayetin özet tefsiri şudur: “Kavminin önde gelen inkârcıları (yönetici elitler, aristokratlar, dini, siyasi, ekonomik, bürokratik erk), halkı sömürerek kurdukları kölelik sisteminin yıkılacağı ve böylece alışageldikleri lüks ve refah dolu yaşantının sona ereceği endişesiyle, “Ey Nûh!” dediler, “Görüyoruz ki, sen de bizim gibi fâni bir insandan başka bir şey değilsin. Allah elçi göndermek isteseydi, olağanüstü güçlere sahip bir melek gönderemez miydi? Üstelik bu ülkede ezilen, horlanan dar görüşlü ayak takımından başka hiç kimsenin sana uymadığını görüyoruz. Eğer bu din güzel bir şey olsaydı, herkesten önce bizim gibi akıllı, zengin ve yetenekli insanlar ona inanırdı. Bize göre kişinin doğru yolda olduğunu gösteren biricik ölçü, sahip olduğu güç ve zenginliktir. Sizin bize karşı bir meziyetinizi, üstün bir tarafınızı da göremiyoruz ki, gücünüz karşısında boyun eğelim. Tam tersine, bize öyle geliyor ki, sizler bu ülkede iktidarı ele geçirmek amacıyla kutsal din duygularını istismar eden, halkı kandırmak için de bu niyetini gizleyip sürekli iyi görünmeye çalışan birer yalancısınız!”
Neden bunu seslendiriyorlar, sakladıkları asıl gerçek ne? Çünkü onlar güya istikrarı savunuyorlar. İstikrarı adalete tercih ediyorlar. Çünkü onların tekeri dönmekte; yokuşta kalsa bile kölelerinin gücüyle tepeye/dağa çıkmaktalar. Aslında onların istikrar dedikleri şey, uygulaya geldikleri zulüm düzeninin devam etmesidir. Onun için değişim istemezler. Hakikat adına değişimi başlatma arzusu olanlara ilk karşı çıkan onlardır. Nuh kavminde de bu böyle olmuştur.
Ne diyorlar, ‘Sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimse uymuyor.’ Evet, yani toplumun üst sosyal kesimindekiler değil, zayıflar, güçsüzler, alttakiler. Bunu söyleyenler kim; Ezenler. Kastettikleri kim; Ezdikleri… Omuzlarına basarak çıkıyorlar, tekerleklerini onların fiziki güçleriyle döndürüyorlar ve ondan sonra da dönüp Hz. Nuh’a, ‘sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığını görüyoruz’ diyorlar. Hakikatten nasiplenmemiş bu güruh şu gerçekliği kavrayamıyor veya istemiyor; Bunlar bugün ayak takımı ve sığ görüşlü olarak kalmışlarsa bu sizin tutum, davranış ve eylemlerinizin sonucudur. Bunları böyle bırakmak işinize geliyordu. Kendi iradelerinin bir sonucu değildi. Tarih boyunca böyle olmuştur, bugünde böyledir. Önce omuzlarına basarak yükselirler, kanlarından, canlarından, tenlerinden piramit yaparlar, piramidin tepesine çıkıp oradan toplumun alt sosyal kesimlerini böyle aşağılarlar, zelil görürler.
Evet, tüm peygamberlerin ilk çağrısına uyanlar, mustazaflar/mazlumlar/zayıflar/ ezilenler/horlananlar ve yoksullar olmuştur. Çünkü her adalet ve özgürlük çağrısına, özgürlüğü ellerinden alınanlar daha fazla ihtiyaç duyarlar. Zulme uğrayanlar çölde susuz kalıp suyu görenler gibi koşarlar.
Zulmeden zalimler/güçlüler/aristokratlar/seçkinler, yönettikleri toplumları hem zayıf bırakırlar, hem ezerler, hem zulmederler, hem onları bilgi kaynaklarından uzak tutarlar -ki dışarıda olup biten hareketleri örnek almasınlar- ve hem de görüşü sığ/basit/düşük diye hakaret ederler.
Güce ve servete tapanlar, gücün ve paranın önünde eğilirler. Onun için eğer güç ve servet görmüyorsanız onları aşağı görüyorsunuz ve kendinizi haklı görüyorsunuz. Haklı olmanızın tek gerekçesi güçlü ve aristokrat olmaktır.
Evet, insanlık paratoneri Hz. Muhammed (sav), yetim, öksüz ve fakir olarak yaşadığı hayatın bir noktasında kendisine, insanlığın başlangıcı ile başlayan toplumsal iyilik hareketini taçlandırması görevi verildi. Onun da ilk tabileri genellikle toplumun mustazaf kesimiydi. Toplumun köleleri, zayıfları ve yoksulları, katı geleneğe sahip putperest Mekke müşrik aristokrasisinin biraz önce naklettiğimiz benzer tüm söylem ve eylemlerine rağmen Hz. Muhammed’in başlattığı değişim hareketine katıldılar ve her birisi kitleleri değişime sevkeden liderler/rehberler/öğretmenler oldular. Öyle bir değişim ki, deve çobanı Ömer’i alıp Arabistan coğrafyasının liderliğine taşıdı. Bir mustazaf olarak başlattığı hareket büyük bir inkılaba dönüşerek insanlık aleminin ufkuna güneş gibi doğdu ve halen bıraktığı miras milyonlarca insan tarafından kabul görmekte ve tabi olunmaktadır.
Yakın tarihten verilecek çok örnek olabilir ama yazıyı daha fazla uzatmamak adına burada noktalıyorum. İnşallah maksadı anlatabilmişimdir.