Mutlak zikir kemaline masruftur. Fethin kavram olarak ne anlama geldiğini anlamak için Medine’yi hicret öncesi ve sonrası ile anlamak ve anlamdırmak gerekiyor. Şöyle böyle değil, ‘Fetih’ denilince neyin kastedildiğini şüpheye, eksiğe mahal bırakmayacak derecede manasına kavuşturulduğu bir tanımlamayı müzakere edeceğiz.
Evet, kelimenin tam anlamıyla geçmiş ve geleceğiyle İslam’ın mutlak fethi Medine’dir. Medine yeni kurulacak medeniyetin tarlasıdır.
Şehirlerin anası diye vasıflandırılan Mekke’de medeniyet ekimi yapmak isteyen Peygambere izin verilmemiştir. Kendisi ve arkadaşları tehdit edilmişler; çeşitli eziyetlere ve işkencelere maruz bırakılmışlardır; kimileri de işkenceler sonucu şehit edilmişlerdir. Hiçbir baskı ve şiddet nevi sonuç vermeyince, en son çare olarak Rasulullah’a suikast planlanmışlardı. Fikirlerini öldürmeyince canına kastetmek istemişlerdi.
İnsanlık Paratoneri Hz. Muhammed (sav), Mekke aristokratlarının/seçkinlerinin dünyaya dair tüm taahhüt ve vaatlerini düşünmeksizin elinin tersiyle itmiştir. Ayın ve güneşin hakimiyetini bile sıfırla eşitlemiştir. Görevlendirme emri gereği, yeryüzünde hakkın ve adaletin neşvünema bulması için tüm eziyet ve işkencelere katlanarak hakkın sözünü insanlara duyurmaya çalışmıştı; “Yeryüzünde fitne fesattan eser kalmayıncaya ve din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar mücadele…”
Şehirlerin anası Mekke’de inanma ve inandığını yayma hürriyetinin çıkmaz sokağa girdiği aşikar olunca daha önce kısmi izin verilen hicret bir huruç hareketine dönüştü. Allah’ın izin ve işareti ile Yesrib yeni bir medeniyetinin merkezi (Medine) olacaktı.
Oraya giden süreçlerin her birisi bugün önümüze muazzam bir müktesebat sunuyor. Onun için de bu yazımızda detay açmak zorundayız; daha iyi anlaşılması adına…
Hz. Peygamberin, vahyi muhataplarına iletme özgürlüğünün önüne setler çekilip, sosyal ve ekonomik ambargolarla hayat çekilmez hale getirilince, kafese kapatılmak istenen bir güvercin misali özgürlük için çırpındı durdu. Umut kapıları bir bir kapanıyordu. Nereden bilebilirdi ki, davası için takdir edilen özgürlük tarlasının 400 km uzaktaki Yesrib olacağını? Evet, sebepler yeke yek dizilme aşamasına gelmişti. Mekke panayırlarında umuda yolculuk yapan Hz. Peygamber Mekke’den umuda giden kapının Yesrib’e çıkacağını nereden bilebilirdi? Mekke panayırında söz dinleyecek insanları ararken Yesrib’ten gelen altı mum ışık verdi. Ve Medine’ye gidecek yolun yol işaretleri belirmeye başlamıştı. Altı kişi ile yapılan görüşme sonuç vermişti. Tünelin ucunda umut ışığı belirmişti. Bir avuç insanla sözleşilmişti; Bir sene sonra tekrar buluşmak üzere… İkinci senede iki katı insanla yani 12 kişi ile dönmüşlerdi. Yani, Yesrib’in verimli toprağına ekilen tohum meyveye durmuştu.
İkinci görüşmede bir ön sözleşme/akitleşme/ahitleşme yapıldı. İman ‘icap ve kabul’ içeren bir sözleşmedir. Yesrib’ten gelenler altı maddelik sözleşmeyle Allah Resulüne söz verdiler;
“a) Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
b) Hırsızlık yapmamak,
c) Zina etmemek,
d) Çocuklarını öldürmemek,
e) Kimseye iftirâ etmemek,
f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.”
Ayrıca, Yesrib heyeti Hz. Peygamberin şahsına şu taahhütte bulundular:
“Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde söz dinlemek ve itaat etmek başta gelir. Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik etmeyeceğiz.”
Adeta sonradan varılacak toplumsal sözleşmenin dibacesi aktedilmişti. Temel değişmez maddelerin bulunacağı anayasanın ilk harcı atılmıştı.
Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Resûlullah’tan kendilerine İslâm’ı (hayatı,ahlakı, hukuku) öğretecek bir Kur’ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik ve medenî, aynı zamanda güzel bir simaya sahip Kureyş’in eşrafından, genç bir sahabi olan Mus’ab bin Umeyr’i görevlendirdi.
Umeyr, hem bir mubelliğ (muallim/öğretmen) ve hem de inşa ameliyesinin ilk ustası olarak Medine’ye gitti. Çok kısa bir zaman içerisinde toplumsal barışın mayası tutmuştu. Allah’ın yardımı ve inayetiyle bir asır boyunca birbirleriyle kıyasıya savaşan Yesrib’in iki toplumsal kanadını (Evs ve Hazreç) bir araya getirip ortak bir paydada buluşturmayı başarmıştı.
Bir serbest kürsü oluşturarak, özgür bir tartışma, müzakere ortamının nasıl tesis edilebileceğinin örnekliğini ortaya koymuştu. Ön yargılarla yanına gelip tehditte bulunanları konuşmaya/müzakereye davet etmiş ve sonuçta kendisiyle kavga etmeye, Yesrib’ten sürmeye gelenleri fikren ikna etmiş ve İslam (barış) dairesine girmesini sağlamıştır. Kısa zaman içerisinde Evs ve Hazreç kabilelerini ortak bir platformda buluşturmayı, arlarındaki nizaları gidermeyi başarabilmişti. Hz. Peygamberin başarılı öğrencisi Mus’ab, Allah’ın kitabından pasajlar okuyor ve onları putperest bir inanıştan tek bir yaratıcının ilahlığını kabul etmeye davet ediyordu. Kimseye baskı yapmıyordu, kimseyi zorlamıyordu. Fikri üstünlüğün, haklılığın batıl karşısındaki galibiyetini temsil ediyordu.
Ve bir sene sonra artık başöğretmene (Hz. Muhammed’e) çağrıda bulunmak üzere ikisi kadın olmak üzere 75 kişilik bir heyetle hac mevsiminde (cahiliye haccı) gizlice yine bir önceki yıl kararlaştırdıkları mevkide (Akabe) Hz. Peygamberle buluştular. Burada bir şeyin altını çizmek isterim; Kadının bir meta olarak görüldüğü Arap cahiliyesinin Yesrib’inde artık ‘kadın’ toplumsal muhatabiyet görmeye başlamıştı. Mus’ab Bin Ümeyr’in heyetinde kadınlar da iki kişi ile temsil ediliyorlardı. Islah ameliyesi bütün unsurlarıyla devam ediyordu. Bir iklim oluşmuştu. Bundan sonrasını bizatihi başöğretmenin nezaretinde yapmayı arzu ediyorlardı ve bu istekle gelip huzura vardılar. Huzurda taraflar arasında anlaşma öncesi öyle veciz konuşmalar yapıldı ki, bugünün diplomatik usul, edep ve kültürün şapka çıkaracağı düzeyde ve içerikte… Karşılıklı talep ve icapların yapıldığı muhteşem bir akitleşme…
Hz. Peygamber buluşma mahalline henüz Müslüman olmamış amcası Hz. Abbas ile geldi. Hz. Abbas’ın maksadı, yeğenini bu önemli meselede yalnız bırakmamak, yapılanları ve verilen sözleri bizzat görüp gözetmekti.
Önce, Hz. Abbas söz aldı. Medineli Müslümanlara hitaben Allah Resûlünü koruma hususunda kendilerine güvenleri varsa bu işe girişmeleri, aksi takdirde daha şimdiden bu işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir konuşma yaptı. Ancak, Medineli Müslümanlar henüz Müslüman olmamış Hz. Abbas’ın bu giriş cümlelerinden biraz hoşnutsuz oldular ve bizzat Resûlullahın konuşmasını istediler:
“Yâ Resûlallah! Sen de konuş. Kendin ve Rabbin için arzu ettiğin ahdi al.” dediler.
O esnada Yesrip’teki Müslümanların önderi durumunda olan Es’ad bin Zürâre Resûlullahtan konuşmak için müsaade aldı ve şöyle dedi:
“Ya Resûlallah, her davetin bir yolu var. O yol ya kolay olur, ya da zor! Bugün senin yaptığın davet, insanların çok zor kabul edecekleri çetin bir davettir. Sen, bizi takip ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin. Bu çok güç ve zor bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul ettik.
Biz, yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve amcaları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenilen bir zatın, hatta kendimizden başka hiçbir kimsenin de hâkim olmak için göz dikemeyeceği bir cemaattik. Bu çok zor bir iş olduğu halde, biz senin bu yoldaki teklifini de kabul ettik!
Halbuki bütün bunlar -Allah Teâla, doğru yolu bulma azmini ve sonunda hayra ulaşma ümidini ihsan etmedikçe- insanların hiç de hoşlanacakları şeylerden değildi. Fakat biz bunları dillerimizle ikrar, kalplerimizle tasdik, ellerimizi uzatmak suretiyle de kabul ettik.
Allah’dan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz. Biz, Rabbimize ve Rabbine bîat ediyoruz. Allah’ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir. Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir.
Kendimizi, evlatlarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız.
Eğer, bu ahdimizi bozarsak, Allah’ın ahdini bozan bedbaht insanlar olalım.
Yâ Resûlallah! Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al. Rabbin için de istediğin şartı koş.”
Hz. Peygamber, önce onlara Kur’ân-ı Kerim’den bazı âyetler okudu. Onları Allah’a dâvet, İslâmiyete teşvik ettikten sonra, kendisi ve Rabbi için arzu ettiği hususları şöyle sıraladı:
“Yüce Allah için size söyleyeceğim şartım şudur: Ona hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibadet etmenizdir. Namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir.
Kendim için isteyeceğim ise şudur: Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet etmenizdir. Kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızdır.”
Bu sırada Abdullah bin Revâha söz alarak,
“Ya Resûlallah. Bunları söylediğiniz tarzda yaparsak, bize ne var?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem,
“Cennet var.” diye cevap verdi.
Bu cevabı alınca, gözlerinde parlayan pırıl pırıl sevinçlerini,
“O halde bu kazançlı ve kârlı bir alışveriştir.” diyerek sözleriyle de teyit ettiler.
Sonra Hz. Peygambere,
“Yâ Resûlallah! Sana ne yolda bîat edelim, söz verelim?” diye sordular.
Hz. peygamber,
“Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah’ın Resûlü olduğuma şehâdet getirerek, namazı kılacağınıza, zekâtı vereceğinize; neşeli neşesiz zamanlarınızda sözlerime itâat edeceğinize; emirlerime tamamıyla boyun eğeceğinize; darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardımda bulunacağınıza; hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın Allah yolunda, Allah için hak ve gerçeği söyleyeceğinize; iyiliği emredip, kötülükten alıkoyacağınıza bîat etmeli, bana kesin söz vermelisiniz!”
“Şahsıma gelince; bana her yönden yardım edeceğinize; yanınıza vardığımda, kendinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip koruyacağınıza kat’i söz vermelisiniz!” dedi.
Bundan sonra Resûlullah onlara,
“Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak on iki kişi seçiniz. Musâ da İsrâiloğullarından on iki temsilci almıştı.” diye ifade buyurdu.
Evet, II. Akabe buluşması, ahitleşmesi diye tarihe geçen bu hadisenin özeti bu. Neden tafsilatı yazıyoruz? Çünkü tafsilat olarak gördüğümüz her cümle bir hakikati işaret ediyor. Yesrip’ten Medine’ye uzanan yolculuğun hangi taşlarla örüldüğünü bilmek önemli. Karşılarındaki bir peygamber olmasına rağmen Yesrib’ten gelen heyetin nasıl bir özgüvene sahip olduğunu, hür iradeleri ile nasıl cümleler kurduğunu aşikar kılmak için. Öğretmen olarak gönderilen Mus’ab Bin Ümeyr’in yüreklerde nasıl bir inkılap ateşi ve meşalesi yaktığını bariz kılmak için.
Bakınız ne muhteşem bir anlayış ve idrak!.. İnşa edici asli failin, bütün kainatın yaratıcısı olduğu gerçeği ve hakikatini unutmadan, ihmal etmeden süreçlere odaklanalım. Şimdiki dünyanın idealize ettiği demokrasinin olmazsa olmazı olan ‘yönetimde toplumsal temsiliyeti’ o gün Rasulullah uygulamıştı; Daha önce Hz. Musa’nın yaptığı gibi O da ilk kurucu temsilciler meclisini oluşturmuş (her hususta kavimlerini temsil edecek on iki kişi). Kadınların ve toplumu oluşturan katmanların temsiliyeti!..
Bu temsilciler heyeti ve çağırıcı heyet büyük bir mutlulukla yurtlarına döndüler. Ve çok kısa bir zaman sonra büyük müjdenin yankıları coğrafyada sayha sayha yayıldı. İnsanlık paratoneri Medine’yi sıfırdan inşa etmek için Müsteşarı ile birlikte yola revan olmuştu.
Günler öncesinden Yesrib gelin olacak bir kız gibi gelinlik giymeye hazırlanıyordu. Halk düğün hazırlıklarına başlamıştı. Şarkılarla Onu karşılamak için bekleşiyorlardı;
“Ey bizden seçilen elçi
Yüce bir davetle geldin
Sen bu şehre şeref verdin
Ey sevgili hoş geldin!..”
Sevgililer sevgilisi Yesrib’e ayak bastığı gün barış, selamet ve güven diyarı olmaya namzet bir şehir edasıyla ‘Medine’ gelinliğine bürünmüştü. Cehalet, putperestlik ve savaş ikliminin cari olduğu ‘Yesrib’, artık ‘aydınlanma, barış ve Vahidiyetin / Ehadiyetin’ diyarı, yani, artık ismi ‘Medine’ olmuştu.
Her şey ama her şey yeniden tayin edilmiş yerlerine konulmaya başlandı. Yani insan, eşya ve bütün varlık alemi yeniden bir inşa sürecine girmişti; adaletlerine kavuşmaya başlamışlardı. Burada artık üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü hakimdi.
Hz. Peygamber Medine’ye bir işgal ordusu komutanı olarak değil, bizatihi Medine toplumunun temsilcilerince davet edilerek gönüllü olarak başlarına mübelliğ ve lider olarak atamışlardı. Ancak Medine’de sadece Evs ve Hazreç yaşamıyordu. Onun dışında Yahudi boyları ve değişik inançlara mensup topluluklar vardı. Medine onların da toprağı ve vatanıydı. Ve onların da rızaları gerekiyordu. Dolayısıyla Rasulullah sonradan gelip onlara yurtlarında emri vaki yapmak arzusunda değildi. Allah’ın emri ve muradı da o değildi. Dolayısıyla Rasulullah Allah’ın muradına uygun olanı yaptı; Medine’deki toplulukları davet ederek, beraber Medine’yi yurt edinmenin getirdiği bir takım mükellefiyet ve sorumlulukları (hukukları) kayıt altına almayı ve yasalaştırmayı teklif etti. Müzakereden sonra ‘Medine vesikası’ olarak bilinen bir anaysa metni hazırlandı. Taraflar bu metni imzalayarak yürürlüğe koydular. Anlaşma, Medine’de ikamet eden bütün yurttaşların can, mal, inanç emniyetini güvende/selamette bulundurmayı taahhüt ediyordu. Bu sözleşmeyle Medine’de yeni bir toplumsal düzen işlemeye başlıyordu. İlkel kabile anlayışından medeni ilişkilerin (ahlak ve hukuk düzeni) yeniden tanzim edildiği bir düzen işlemeye başlamıştı. İnsanların bireysel ve zümrevi inisiyatifleri yerine ahlakın, hukukun sistemleştiği, inisiyatif aldığı medeni bir topluma kulaç atılıyordu.
Rasulullah’ın ikinci önemli inşası ise, iç fethi sonuçlandıracak bir mescit inşası oldu. Mescit deyince bugünkü anlamda anlaşılmış olmasın. O gün için mescit, hem bir ibadet mahalli, hem bir meclis, hem bir mektep idi. Medine’nin inşası için ustaların, uzmanların, aydınların yetiştiği bir merkez.
Ve çok kısa bir zamanda Medine’nin çehresi değişmişti. İklimsel zenginlik beşeri zenginlikle buluşup rahmet ve berekete dönüşmüştü. Her şey hukuk içerisinde cereyan ediyor. İnsanların nizaları bir bir çözülüyordu. Eski soy-sop kavgaları bitmiş, sopalar ve taşlar toprağa gömülmüştü. Rahmet Peygamberi yüreklerin fethini gerçekleştirmişti. Ve bir fethin nüvesini de tarihe nakşetmişti.
Evet, bazı detaylar vererek yazıyı uzun tuttuğumun farkındayım. Ancak, bunun bir toprak fethi değil, yürek fethi olduğunu ayrıntılarla izah etmem gerekiyordu. Yeryüzünün tartışmasız tek kansız fetih hareketidir. Zaten mutlak fetih de yürek fethidir. İnsanların gönüllü olarak bir arada yaşama iradesini hayata geçirmeleridir. Her hadiseyi kendi konjonktürü içerisinde manalandırmak ve yorumlamak gerekir. Dolayısıyla o günü anlamlandırırken de bugünkü idrak ölçüleriyle değil o günün beşeri dünyasına gidip değerlendirmek lazım.
Allah’ın fetih mevzusundaki muradı ‘Medine Fethi’dir. Rasulullah da Allah’ın muradına uygun olanı izlemiştir ve yapmıştır. Rasulullah dönemi ile ilgili farklı örneklemeler verilebilinir. Ancak bilinmeli ki, Rasulullah’ın görevi, tebliğini bütün insanlığa evrensel bir mesaj olarak duyurmaktı. O, görevini yerine getirmek için çırpınıyordu. Herkese ulaşmak istiyordu. İnsanların üzerindeki kölelik zincirlerini kırıp hür kılmayı murat ediyordu. Onun hedefinde asla toprak fethi sözkonusu olmamıştır. O, yeryüzünün müstekbirlerinin, emri altındaki halkların üzerindeki baskılarını kaldırılmalarını ve mesaja pencerelerini açmalarına müsaade edilmesini talep ediyordu. Bunu kabul etmeye yanaşmayan zalim yönetimlere savaş açıyordu. Veya Medine’deki topluma açık veya zımni tehdit potansiyeli taşıyan dış güçlerle ilk önce anlaşma teklifi, o olmazsa son çare savaşmak zorunluluğu hasıl olmuştu. İnsanların tercihine bırakılmış bir iman mevzuunda insanlara din dayatma Allah’ın emrine muhalefettir. Rasulullahın aksine hareket etmiş olması düşünülemez. Dolayısıyla sonuç olarak Rasulullah için mutlak fetih ‘Medine’dir. Diğerleri arızi durumların tahakkukuyla hasıl olmuş olan vakalardır.
Nasıl ki “din” ile “medine” arasında doğrudan bir irtibat varsa, medine ismi ile “meddene” fiili arasında da öyle bir irtibat bulunduğunu dil bilimciler ifade etmekteler. Meddene, “şehirler tanzim etti, medenileşti, hukukun üstün olduğu bir nizam kurdu” anlamına gelir. Bu işin tüm insani alanları kaplayıp bireysel ve toplumsal hayatın tüm ihtiyaçlarına cevap verir hale gelmesine “temeddün” adı verilmektedir. Sonunda elde edilen “medeniyet”tir.
Cenâb-ı Peygamber, şöyle buyurmuşlardır:
“Ülkeler kılıçla fethedildi, lâkin Medîne Kur’ân’la fethedilmiştir.”
Eğer ‘Medine Fethi’nın sırrına vakıf olabilirsek, çözebilirsek, akledebilirsek bugünün Müslümanları olarak işimiz çok kolaylaşacak. İslam dünyasına huzur ve refah gelecek. Yitirdiğimiz büyük zenginliğe yeniden erişeceğiz. Sadece Müslümanlara değil, yeryüzündeki tüm insanlığa ve tüm varlık alemine huzur, bereket ve mutluluk gelecek. Bu tecdidi gerçekleştirebilecek kudret mevcut. Güçlü ve sahih bir niyet ve ona eşlik edecek bir amele/eyleme ihtiyaç var. Bir şeyi yeniden keşif etmiyoruz. Var olan ve üstü örtülen, maksadından, anlamından uzaklaştırılan bir gerçekliğin sırrını çözeceğiz. İçerisinde bulunduğumuz zilletten kurtulacağız.
Yeni bir medeniyet ve yüreklerin fethinin gerçekleşeceği bir Medine inşası dua ve niyazıyla!..