BİR YÖNETİME İSLAMİ KİMLİK KAZANDIRAN TEMEL ÖLÇÜLER NELERDİR?

by Fahrettin Dağlı

Bu soru önemli ve mutlaka naklin ve aklın rehberliğinde cevaplandırılmalı.

Evet, şimdi neden önemli olduğunu izah etmeye gayret edeceğim.

Müslümanın elinde bir rehber/kılavuz, ölçüm aracı olmalı ki doğru bir siyasal tercihte bulunsun.

Malum Hz. Peygamberin irtihalinden sonra daha defin işlemi yapılmadan halifelik seçimi yapılmış ve Hz. Ebubekir hazır bulunan bir grup sahabenin onayı/biatı ile halife seçilmişti. Sonrasında ise bu seçimin Kur’an ve Hz. Peygamberin muradına uygun yapılıp yapılmadığı tartışılmış ve derin bir ihtilafa da kaynaklık etmişti. Dört halife döneminden sonra bu ihtilaf derinleşmiş ve yer yer isyanlara, farklı nizalaşmalara sebebiyet vermiştir.

Kur’anda, devlet yönetim şekli, yöneticilerin seçim usulü gibi mevzularda çerçevelenmiş bir tanımlama ve şablon bulunmamaktadır. Onun için de bu alan, İslam tarihinde en çok ihtilaf edilen ve uğrunda savaşlar verilen, isyan edilen ve kan dökülen bir alan olmuştur.

Hz. Peygamber de vefatından önce kendine bir naip/halife bırakmamıştır. Bir bakıma Kur’anda vazedilen temel hükümler muvacehesinde hareket etmeleri hususunda Müslümanlar muhayyer bırakılmıştır. İnsanların akıl, vahiy ve hikmet mihverinde, zamanın hasıl ettiği şartlar ve beşeri tecrübenin eriştiği daha iyiyi, daha hayırlıyı, daha faydalıyı arama mücadelesinin önü açık bırakılmıştır. Ve acizane kanaatim o ki her şeyi en iyi planlayan Rabb, kendine yakışanı takdir etmiştir. Bu kadar önemli bir mevzuu zamana ve şekle hapsetmemiştir.

Şöyle bir soru sorulabilir; Hz. Peygamberin vefatından sonra İslam tarihinde bu mevzu ile ilgili ihtilaflar nedeniyle yapılan savaşları, mücadeleleri ve akıtılan kanları nasıl izah edeceğiz?

Evvel emirde şunu teslim edeyim: Tarihçi, ilahiyatçı değilim. Ve bu konuda yazılan yüzlerce telif eser sözkonusu. Farklı pencerelerden bakılıp, farklı izahlar, yorumlar yapılmış. Az çok siyaset bilimi, tarihi ve pratikleri konusunda zihni çalışmaları olan biri olarak bu sorunun şöyle bir karşılığı olduğu kanaatindeyim: Malum, Hz. Peygamberin vefatından önce Müslümanların hükümranlık sınırları gelişmiş ve İslam toplumuna binlerce yeni nüfus katılmıştı. Ve sınırlar genişledikçe dahil olan yeni insanları, vahyin ve aklın rehberliğinde yeterli düzeyde eğitmek mümkün olmamıştır. Sınırlar genişlemiş ama İslam o ölçüde gönüllerde makes bulmamıştı. Böyle bir beşeri yapı vardı. Dolayısıyla çok kısa bir tarih diliminde bu ölçekteki bir gelişmeyle paralel yeni yönetim kültürü ve yöntemleri oluşturmak kolay olmamıştır. Zaten Hz. Peygamberin irtihalinden sonra çıkan ihtida (dinden çıkma) hareketleri ve isyanları da bu izaha karinedir.

İnsanoğlunun mücadelesi daha iyiyi, daha güzeli ve daha hayırlı olanı arama mücadelesidir. Müslümanların insanlık ailesinden artısı, önlerinde Kur’an ve Hz. Peygamberin pratiğinin bulunması idi. Diğer bir artı ise bu temel tecrübe üzerinde derinleşenlerin önüne açılan hikmet pencereleridir. Bugüne kadar arızi bazı dönemler hariç olmak üzere Müslümanların bu mirası kalıcı bir esere dönüştürmemiş olmaları dikkat çekicidir ve ciddi bir kayıptır.

Böyle tevarüs eden bir miras sözkonusu olmayınca da yönetim daha ziyade güçlü olanın, cahil ve zalim olanların elinde zorba bir yönetime dönüşmüştür. Adı ‘İslam devleti’ olmuş ama yönetim şekli baskıcı, zulümkar ve totaliter olmuştur. Cevdet Said, isabetli bir tanılama ile totaliter rejimleri şirk rejimleri olarak görmekte. Yani yöneticilerinin Müslüman bilinmesi, devletin isminin İslam devleti olması, o devlete İslami kimlik kazandırmıyor. Bir iki arizi dönem hariç Emevi ve Abbasi hilafeti bu zihinsel çarpıklığın, bakış tarzının ürünleridir. Ve ne hazin ki Türk ilahiyatı da bu havzadan nasiplenmiştir. Miras alınan saltanat düzeni, milli formlarla ve soslarla sürdürülmüştür. Bugün yine aynı özlemlerle tarihin gerilerine düşme riski ile karşı karşıyayız.

Aynı sebepler, aynı sonuçları doğurur. Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsınız (33/62, 48/23, 35/43).

Peki, o zaman bugün ne yapmamız lazım? Mademki insanoğlunun yeryüzünde vazifesi, daha iyisini, daha hayırlısını, daha güzelini arama-bulma mücadelesi ise bugün, dün olup bitenlerden ders/tecrübe çıkartmak suretiyle asli kaynaklara müracaat ederek, sahih bilgiyi ve tecrübeyi harmanlayarak, İslam ve insanlık dünyasının önüne yeni bir yönetim modeli çıkartmaktır. Bu mümkün mü? Zor mu? Hayır! Fevkalade kolay. Sağlam, sahih bir niyet ve bu niyete munzam bir hareket ve üslup geliştirmek. Neyi nerede ve nasıl arayıp bulacağız rehberini oluşturmak.

Her vesile ile söylüyorum. Belki de her vesile ile malumu ilam ediyorum. Biz, kolay olanı zorlaştırıyoruz. Çünkü nefsimiz diğerine daha mütemayil duruyor. Daha kolayına, nefse hoş gelene yöneliyoruz. Ve onun için de kolayı, zor; genişi, dar kılıyoruz.

Bir defa Türk ilahiyatının bizi mahkum ettiği bu zihin karmaşasından arınmamız gerekiyor. İslam bizden, yönetimde ne yapmamızı ve neyi yapmamamızı emrediyor, oturup bir çetelesini çıkartalım.  Göreceğiz ki o kadar çetrefilli bir mevzu değil. Temel değerler tadat edilmiş. Ehli akıl, vahiyle bildirilen bu temel değerleri günümüz tecrübesi ile harmanlayarak ister inansın, ister inanmasın çağımız insanlığına mutluluk ve saadet temin edecek bir model sunabilir.

Bir dinin müminlerinin kendi başlarında kendi dindaşlarının olmasını arzu etmeleri anlaşılabilir ve kabul edilebilirdir.

Burada problem şu; Yönetme arzusunda bulunan dindaşın, yönetimdeki dindarlığının ölçüsü ne olacak?

Beş vakit namaz mı, tuttukları oruç mu? Kur’an kıraat etmeleri mi?

Yoksa güvenilir olup olmadıkları mı, yani eminlik sıfatına haiz olup olmadıkları mı?

Akıl, hikmet, feraset ve fetanet sahibi olup olunmadıkları mı?

Yönettikleri toplumu birlik içerisinde kardeşleştirip sulh ve sükun ile idare edip etmedikleri mi?

Yönettikleri toplumun haklarını ve hukuklarını gözetip gözetmedikleri mi?

Helal ve haram daireleri konusunda hassas olup olmadıkları ve ahalinin hak ve hukuklarının birbirlerine geçip geçmediği konusunda gösterdikleri dikkat ve itina mı?

Ehliyet ve liyakat gözetiminde ciddi davranıp, davranmadıkları mı?

Kamu imkanlarını israf edip, etmedikleri; koruyup, koruyamadıkları mı?

Ve hülasa Hz. Peygamberin ölçü ve disiplinleri ile hallenip, hallenmediklerimidir?

Herhalde bir yöneticide aramanız gereken ölçüler konusunda ikinci şıkta saydığımız temel ölçü ve disiplinlerde hemfikiriz.

Peki, yine soruyorum, davası, dini olan için bunlar çok mu zor? Eğer bir yönetici bunlara riayet etmiyorsa sadece Müslüman olması başımızda yönetici olarak bulunmasına yeter sebep mi?

Ne yazık ki bugün Kur’anının ruhuna uygun olmayan çarpık ve yanlış bakış tarzımız nedeniyle çetin bir hengameyi bütün boyutları ile yaşıyoruz. Ve her sarıldığımız fani(ler) bizi felaha çıkaracağına, felakete yaklaştırıyor. Doğru ölçü tutturamayanların mahut durağı burasıdır. Evet, “Allah’ın sünneti (kanunu) değişmez.

Ne olur batıl/hak olmayanla birbirimiz aldatmayalım. Samimiyet aldatmamaktır.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept