Son Birkaç yıldır Türkiye’de cereyan eden hadiseler üzerinden “hain/ihanet” kavramları o kadar çok cesurca, -affedersiniz- cahilce telaffuz edildi ki neredeyse toplumun yarısı kategorik olarak bu kavramlarla yaftalanır oldu.
Kur’an’da “Hain/ihanet” kavramları, daha ziyade emanet ve hakikatin korunması manalarında kullanılmıştır (3/61: 4/105-107: 5/13: 8/27, 58, 71: 12/52: 22/38: 40/19: 66/10).
Müslümanlar olarak o kadar çok kolay kavram tüketiyoruz ki dilimizin ucundan çıkan kelimelerin, cümlelerin nereye gittiğini, muhatabı nezdinde nasıl bir karşılık bulduğunu, nice yarılmalara, gönül parçalanmalarına sebep olduğunu düşünemez olduk veya bile bile bu kavramların ve cümlelerin canına okuduk.
Kur’an’da Peygambere ve onun şahsında ümmetine “İhanet” konusunda en sert uyarı, başka bir dine mensup bir bireyin hakkı, adaleti sözkonusu olduğunda nüzul olmuştur. Nisa Süresinin 105-115 arası ayetler bir Yahudi’nin hukukunu korumak için inzal olunmuştur.
Ayetin nüzulüne sebep olan olay kısaca şöyle vuku bulmuştur;
Ubeyrik oğullarına mensup Ebu Ta’me isimli biri yeni Müslüman olmuş birinin un çuvalı içine sakladığı zırhını ve kılıcını çalıyor. Bu Ubeyrik oğulları cahil ve bir takım olumsuz davranışlarla tanınan insanlardı. Çaldığı zırh ve kılıcı önce evine saklıyor, sonra aranma korkusuyla bir Yahudi’ye rehin bırakıyor. Yani işin doğrusu Yahudi’ye kumpas kuruyor.
Zırhı çalınan ve kabilesine mensup insanlar, dökülen unu takip ederek Ebu Ta’me’nin evine varıyorlar. Arıyorlar fakat bulamıyorlar. Ama izlerin orayı gösterdiği açık. Onun için sıkıştırıyorlar. Ebu Ta’me de sıkışınca Yahudi’yi işaret ederek, ona iftira atıyor.
“Gidin isterseniz arayın evinde bulacaksınız.” diyor.
Fakat Yahudi daha önce kendisine Ebu Ta’me’nin emaneten bir zırh ve kılıç getirdiğini etrafındaki diğer Yahudilere söylüyor. Olay Resulallah’a intikal ediyor. Ebu Ta’me’nin kabilesi ve taraftarları akşamdan kurdukları senaryo ve yalancı tanıklarla mahkemeye geliyorlar.
Yahudi diyor ki “Hayır, bana rehin getirdi. Ben daha önce bunu falanlara söyledim.” Onlar da şahitlik yapıyorlar. Ebu Ta’ma’nin taraftarları da diyorlar ki; ‘Yok biz Müslüman’ız..!’ Yani “Şimdi biz Müslümanken bizim lafımıza değil de bir Yahudi’nin sözüne mi itimat edeceksin Ya Resulallah?” İşi duygusal planda örtmeye çalışıyorlar. Daha doğrusu Hakkı ve hakikati değil, biz ve sizi model olarak ortaya koyuyorlar.
Hz. Peygamber tabiî olarak, doğru gibi görünen bu iddiadan etkileniyor; neredeyse Te’ame’yi beraat ettirip Yahudi aleyhine hüküm verecekti ki bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir vahiy aldı.
(Ey Muhammed!) Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma. (Nisa.105)
“Sakın hainlerin savunucusu olma…” Muhtemelen Kur’an’da Hz. Muhammed’e yönelik en sert ikazlardan birisidir.
Ne için?
Bir Yahudi’nin hukuku için.
Kime karşı?
Bir kendisine iftira edilen ve kumpas kurulan bir Yahudinin karşısında Muhammed’in dinine tabi olduğu iddiasında bulunan ve bunun karşılığında kayırmayı bekleyen arsız ve ahlaksız bir Müslüman’a karşı…
Mevdudi, ayetin bu cümlesi ile ilgili olarak haklı olarak şu tefsiri yapar: “Başkalarına karşı böyle davranan aslında kendisine namus dışı davranmış olur. Çünkü o kendisine emanet olarak verilen kafa, kalp ve bütün diğer melekelerini haysiyetsiz ve haince davranışlarda kullanır. Bunun yanısıra o, Allah’ın kendisine, ahlâkını korumakta yardımcı olsun diye verdiği vicdanını bastırır ve böylece vicdanı tam anlamıyla devreye girip onu bu haince davranıştan kurtaramaz. Dolayısıyla kişi kendisine haksızlık edip haince davranabildiği zaman, başkalarına karşı rahatça böyle davranabilir…”
Hz. Peygamber bir hâkim olarak önüne getirilen delillere göre hüküm verecektir. Vicdanlarının üstü örtülü olan bazı bahtsızlar olayları, kanıtları yanlış aksettirerek, yalancı şahitler tutarak kendi lehlerine hüküm verilmesini sağlamayı başarabilirler. Eğer Hz. Peygamber, Yahudinin aleyhine hüküm verseydi, İslâm dışındaki insanlar, İslâm aleyhinde propagandaya girişip: “Müslümanlar, belki kendi aralarında adil olabiliyorlar ama sözkonusu başka din ve etnisite mensupları sözkonusu olduğunda hiç de adil olamıyorlar. İşte örnek… Bu Yahudi aleyhine verilen hükümden de anlaşılacağı üzere, onlar her ne kadar önyargı ve kavmiyetçiliğin aleyhinde gibi görünüyorlarsa da önyargılı ve kavmiyetçidirler.” diyeceklerdi. Bu nedenle Allah, Müslümanları bu tehlikeden uzaklaştırmak için meseleye doğrudan müdahale etmiştir.
Nisa Süresi 105. Ayet ile başlayan ve 115’e kadar devam eden bu ayet bağlamında, bir taraftan kendi kabilelerinden suçlu olan kişinin suçunu gizlemeye çalışan Müslümanlar, kavmiyetçilikleri nedeniyle sert bir şekilde azarlanıyorlar, diğer taraftan bütün Müslümanlara kavmiyet ve kabile endişelerinin adaleti engellememesi gerektiği öğretiliyor. Bir kimsenin, haksız olduğu halde kendi grubundan bir kişiyi kayırıp, haklı olduğu halde karşı gruptan bir kimseyi suçlu ilan etmesi apaçık bir ihanettir.
Aslında, Allah’a ihanet, insanın kendine ihanetidir. Hiç kimse kendi nefsine zulmetmeden başkasına zulmedemez. İnsanın hakikate ihaneti, fıtratına yabancılaşmasıdır. Vicdanının sesini boğmasıdır. Zaten küfür dediğimiz şeyde, “Vicdanın üstünün bir örtü ile örtülmesidir.”
Bakara:18’de Allah, “Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.” diye ifade buyurması da bundandır. Yani, hakikate karşı sağır, dilsiz ve kör kalırsanız küfrün/zulmün karanlıklarında boğulmuşsunuz demektir. Bu durumda kendinize de, hakikate de ihanet etmiş olursunuz.
O zaman müslümanın olaylar karşısında tutum ve davranışı ne olmalı?
Gördüğü, duyduğu, şahitlik ettiği hakikati, hiçbir kınayacının kınamasından çekinmeyerek dosdoğru tanıklık etmektir. Veciz ifadesi ile “Kim olursa olsun mazlumdan yana, kim olursa olsun zalime karşı…”
Kendi canlarına hainlik edenleri savunma. Çünkü ALLAH, hain günahkârı sevmez. (Nisa :107)
Kendi benliklerine ihanet edenleri de savunma. Kendi vicdanlarının üstünü örten nankörleri savunma.
Ve yine devamında Hz. Peygambere ve onun şahsında bütün Müslümanlara hitaben;
Haydi siz dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü ALLAH’a karşı onları kim savunacak? Ya da kim onlara vekil olacak? (Nisa :109)
Yani bizden, bizim dinimizden, bizim tarikatımızdan, cemaatimizden, siyasi görüşümüzden, ırkımızdan, meşrebimizden, bizim kabileden diye haksız olduğu bilindiği halde savunulan insanlar için ifade buyruluyor.
Evet, sonuç olarak Allah kitabında en büyük ihanetin “Hakikatin üstünün örtülmesi ve ona karşı kurulan tuzak” olduğunu ifade buyuruyor.
O zaman buyurun bu kavramları böyle uluorta kullanmanın ne manaya geldiğini bir daha düşünelim. Hele Müslümanlık iddiasındakilerin, bin düşünüp bir kelime/cümle sarf etmeleri gerekmez mi? Çünkü her kelimenin, her cümlenin, her fiilin hesabı tek tek sorulacaktır. Bugün sizleri savunacak olanlar bulunabilir. Peki, ötelerde, liderleriniz, kavimdaşlarınız, dindaşlarınız, partidaşlarınız, cemaatdaşlarınız, avukatlarınız/vekilleriniz orada sizi savunabilecekler mi? O gün hakikat apaçık önünüze serilecek. Hakikate tuzak kuranları, ihanet edenleri nasıl savunabilirsiniz ki? Aslında onlar kendi kendilerini yanıltıyorlar. Ahirette savunamayacağınız şeyleri bu dünyada nasıl savunursunuz?