Aslında vuku bulan her hadise/olay bir hikmete mebni olarak gelişir. Vahyin ışığında aklımızla hikmetini kavradıklarımız da oluyor; kavrayamadıklarımız da… Ama Müslümanlar olarak hiçbir şeyin Allah’ın bilgisi ve izni olmadan vuku bulmadığına iman ediyoruz. Hiçbir şey tesadüf değildir. Kainatta tesadüfe tesadüf edilemez.
Şimdi son yaşadığımız örnek üzerinden bir hikmet çıkarımı yapalım; Düşününüz, bir adam çıkıyor, başına koca bir külah geçiriyor; yeşil renklerin hakim olduğu kaftanlar giyiyor; batından mesaj aldığını iddia ediyor; elini öpenin cennete gideceğini vaat ediyor; ağlıyor, sızlıyor ve etrafına binlerce insanı topluyor; kendine kul, köle yapıyor; onları maraba olarak çalıştırıyor; emeklerini sömürüyor, gelirlerinden yararlanıyor… Yani, sözün özü, dünyalık hiçbir eksiği kalmıyor. Bakın, bu tür yapılanmaların sonu nereye varıyor? normal şartlarda ne beklenir? Evet, bu tür yapılanmalarda, şeyh makamına oturan kişiler, müritlerinin sahip oldukları her şey üzerinde tasarruf sahibi oluyorlar. Onların inancına göre şeyhle yapılan ‘biatı’ı bozmak imandan çıkmak manasına göliyor. Mübalağa yok; tastamam böyle… Af buyurun, gidip eşini şeyhine teklif eden bile çıkıyor. Bu kadar rezil ve sefih… Şimdi bu rezil kişi isteseydi, hareminde dört hatun bulundurmaz mıydı? Hatta daha fazlasını bile… Hiç kimse itiraz etmediği gibi yasal bir takibata da uğramazdı. Elinin altında bu kadar imkanı olan birisi bakın ne yapmış? Kalkmış 12 yaşındaki kızcağıza sarkmış. Yine normal şartlarda bu olay da kapatılabilinirdi. Nitekim telefon kayıtlarından anlıyoruz ki, bunun pazarlığı bile yapılmış. Buna rağmen açığa çıktı. İşte hikmet!.. Niyeti bozuk olanın niyetini Allah açığa çıkarıyor. Ama er ama geç, hakikatin mutlaka bir gün ortaya çıkacağı gibi bir huyu var. Peki, sonrasında ne oldu? Tahtı, demi devranı devrildi. Daha düne kadar binlerce insanın neredeyse önünde secdeye kapandığı bir insan bozuntusu bir an da yerle yeksan oldu…
Şehvet dediğimiz olgu, burada olduğu gibi sadece cinsellikle sınırlı değildir. Kendinizi kaybederek, kendinizden geçerek bağlandığınız, arzu ettiğiniz; kavuşmak için bütün benliğinizle sarıldığınız, iştah duyduğunuz her tutku sizi tutsak alıp, satın alır. Sizi yönetir ve yönlendirir. Şehvetinizin kölesi olursunuz. O andan itibaren özne olmaktan çıkıp nesneleşirsiniz. Siz, siz değilsinizdir artık. Bu tutsaklığın, öyle bir seviyesi var ki, insanı aşağıların aşağısına indirir.
Bu durumu en çok siyasilerde görüyorum. Siyaset alanı o kadar cazip ve çekici ki, bazı insanlar gerçekten şehvet derecesinde bunu yapıyorlar. Çünkü siyaset kurumu güç devşirme imkanı sunuyor. İnsanoğlunun kadim problemlerinden birisi de güç / imkan biriktirmek ve bu vesileyle diğer insanlara hükmetmek, onları yönetmek… Nasıl bir arzu, iştah ve şehvet olduğunu bilmiyorum ama tahmin ediyorum. Yıllar önce bir belediye başkanının danışmanı ikrar etmişti; “Başkan, siyaseten bir yerlere gelmek için eğer karısından boşanması gerekiyorsa tereddütsüz yapar bunu. Siyaseten bu kadar şehvet sahibi…”
Peki, bu durumun zuhuratları (tarikat diliyle) ne olabilir? Eğer bu şehvet benliğini sarmışsa, bir yerlere tırmanmak, ulaşmak veya ulaştığı zirveden inmemek için yap(a)mayacağı bir şey olmaz. İşte bu aşamadan sonra şeytanın emrine girmiş demektir. Şeytan ona tûl-i emel (uzun emeller) telkin eder. Her şeyin onunla kaim olduğunu ihsas eder. Daha doğru bir ifadeyle onu yönetmeye başlar. Bir süre sonra girdiği istikametin şer olduğunu; şeytanın yolu olduğunu fark etse bile artık geriye dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Bu mümkün olmadığından içinde bulunduğu durumu şeytanın telkini olan bazı gerekçelere sığınarak içselleştirmeye, meşrulaştırmaya gayret eder. Burada akıl devre dışı kalmıştır. Şeytanın hempaları/tayfaları da onu alkışlar; ‘devam’ derler.
Varacağı menzil neresi? Allah muhafaza; ‘Siccin’e yazılmaktır…
Allah bizleri muhafaza buyursun…