ABD VE ŞERİKLERİNCE BİNDİRİLDİK BİR ALAMETE, GİDİYORUZ KIYAMETE!

by Fahrettin Dağlı

Burada yazacaklarım, bütün olup bitenlere rağmen halen hükümetin ‘Suriye Politikası’nın doğru olduğu kanaatini taşıyanlara da bir mukaddime olsun.

Belki başlangıçta müdahalenin nereye savrulacağı konusunda bir öngörüye, bir stratejik derinliğe sahip olmamış olabilirler -ki olup bitenlerin sonuçları da bunu gösteriyor-. Arap Baharı’nın, ABD merkezli BOP projesi ile pazarlandığı bir medya pompalaması anaforunda çok iyi muhakeme ve analizi yapılmamış olabilir.

Ben bir uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. Dünya siyasetini de çok iyi biliyor değilim. Zaten burada mevzu edeceğim hususlarda bu ilim disiplinleri ile ilgili değil. Az çok toplumsal meselelere kafa yoran birisi olarak karşılaştığımız hadiseleri Allah’a ve Peygamberine götürerek, zamanın ruhunu okumaya çalışarak nasıl bakmamız, nasıl yorumlamamız gerektiği hususunda beyin jimnastiği yapmaya çalışıyorum.

Bir defa başa dönelim. Suriye ile baba Esad’tan kalan nizalı ilişkilerimiz, oğul Esad’ın gelmesi ve PKK’nın Bekâ’dan çıkması ile farklı bir sürece evrildi. Hükümetin ‘sıfır’ sorun endeksli dış siyasetinin bir gereği olarak Suriye ile seksen yıldır başarılamamış bir sıcak aile iklimi yaşanmaya başlandı. Ortak bakanlar kurulu çalışmalarının bile telaffuz edildiği bir vasat yakalanmıştı. Bu durum bölgesel barış için çok önemli bir fırsattı ve asla kaçırılmaması gerekirdi. Üzerinde titrenilmesi icap ederdi.

Ne oldu peki? Büyük şeytan bölgeye giriş yaptı. İslam dünyasının yakalama ihtimalinin bulunduğu bölgesel barışa fırsat verilmemeliydi! Her zaman olduğu gibi burada da büyük şeytan ve şerikleri büyük oynamışlardı. İlk önce bölgesel aktör olma rolündeki ülkenin iradesini mefluç kılmaları gerekiyordu. Onun için de sağdan yaklaştı. Türkiye’ye fısıldadıkları şey, nefsin kolay kolay geri çeviremeyeceği bir teklif idi; “Bırakınız Suriye’yi, eş başkanlığınızla beraber bu bölgeye yeniden nizam verelim (BOP projesi) ve yeniden şekillenecek orta doğu coğrafyasının başı (imamı) olun. Hamur karılmaya başlandı. Tunus’taki kıvılcım birden tüm Ortadoğuyu sardı. İlk gelen sonuçlar -senaryonun kurgusu gereği- umut verici idi. Sanki çok kısa bir zaman içerisinde tüm Ortadoğu yönetimleri alaşağı edilecekti. Fakat öyle olmadı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü büyük şeytanın gizli bir ajandası vardı; “zaaflarımızı ölçmüştü, sağdan nasıl yaklaşacağının hesabını iyi yapmıştı.” Ve ondan sonrası hepimizin malumu… Tam bir kan, irin ve çamur deryası. Milyonlarca insanın ölümü, milyonlarcasının sefaleti ile sürüp giden bir süreç. Yüzyılımızın en büyük insanlık trajedisine şahitlik etmekteyiz.

Peki, Türkiye olarak nasıl bir siyaset takip etmeliydi? “Hak ve adalet” mihverinde nasıl bir siyaset güdülebilirdi? Bir defa Suriye ile en uzun sınıra sahip bir ülke olduğumuzu unutmadan tam bir titizlik ve dikkatle meseleyi konunun uzmanları ve akil insanlarla müzakere etmeliydik ve asla Suriye yönetiminin iradesi hilafına dolaylı veya dolaysız bir müdahalede bulunmayacaktık. Askeri bir müdahale yerine sonuna kadar diplomasının dili ile arabuluculuk yapmayı ve bu anlamda Suriye yönetimine tam bir güven telkininde bulunmalıydık. Hakkın ve adaletin gereği olan tüm diplomatik vasıtalar denenmeliydi. Her ne olursa olsun ‘demokratik bir çözümün’ ötesinde hiçbir dış müdahale yöntemine sıcak bakılmamalıydı. Bütün bunlara rağmen ABD ve beraberindeki şeriklerin müdahalesinin karşısında olacaktık. Mümkün olsaydı da arabuluculuk/hakem olma misyonunu yüklenebilseydik. Bütün bu insani ve İslami yaklaşıma rağmen teşebbüslerimizden, gayretlerimizden bir sonuç hasıl olmasaydı, o zaman da bir kenara çekilip ‘tarafsız’ kalmayı yeğleseydik. Gerçekleşen bu kadar zulmün de failleri arasında olmasaydık. İnsani ilişkilerde ‘empati’ nasıl güzel bir hasletse milletlerarası ilişkilerde de aynen geçerlidir. Türkiye de böyle bir felakete maruz kalabilirdi. O zaman Suriye yönetiminden veya diğerlerinden bekleyeceğimiz şey, ya komşusunun yanında olmak veya en azından tarafsız olmasını beklemekti. Bunun hesabını çok iyi yapmalıydık. Bölgede işler sarpa sardığında sınırlarımızın nasıl bir tehditle karşı karşıya kalabileceğini hesaplamış olmalıydık. Stratejik derinlik bunu gerektiriyordu. Demek ki, her şey kitaplarda yazıldığı gibi olmuyor. Önemli olan sahada göstereceğimiz ‘hakka ve adalete’ istinat edecek stratejik manevra kabiliyetini yakalamaktı. Bugün daha iyi anlıyoruz ki, ABD ve şerikleri bizi “Bindirdiler bir alameti, götürüyorlar kıyamete.”

Evet, âcizane zannım o ki –yanılıyor olabilirim- Allah’ın rızası, komşunun ihtilafında adil bir şahit/hakem olmaktı. Birinin yanında saf tutmak değildi. Hele büyük şeytan ve şeriklerinin yanında asla… Eğer şu an aramızda Rasulullah olmuş olsaydı böyle bir yöntem takip ederdi diye düşünüyorum. Hakkın ve adaletin gereği bu idi.

Geldiğimiz bu noktada, tekrar geri dönüp yanlışları tashih etme imkanı olmadığına göre, gelin hamasetin körlüğüne kendinizi kaptırmadan yanlışlarınızı kabul ederek tabir caizse bir nasuh tövbesi yapın ve hiç yüksünmeden Suriye yönetimi ile tekrar yüz yüze görüşme talebinde bulunun. Bölgenin üç temel aktörü (Türkiye-İran ve Suriye) olarak ABD ve Rusya’yı karıştırmadan adaletin ve barışın tekrar tesisi için gereğini yapın. İnanınız, yanlışlarınızı nispeten de telafi edecek, günahlarınızı hafifletecek olan iş budur. ABD ve Rusya’nın önderlik etmekte olduğu bu ortaklaşmalardan ‘adalet, barış ve hayır’ doğmaz. Olsa olsa yeni şer kapıları açılır. (Allah muhafaza)

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept