ADİL ŞAHİTLİKTEN KAÇINMAK MÜMKÜN MÜ?

by Fahrettin Dağlı

Daha önceki yazımızda adil şahitliğin faziletinden bahis etmiştik. İsimlerinin hemen Peygamberlerden sonra zikredildiğini, bu sebepten dolayı Peygamberlerin mirasçıları olduklarını ifade etmiştik.

İşte Allah’ın ayetleri; “Şüphesiz ki Allah’ın ayetlerini inkâr eden, haksız yere nebileri ve insanlar arasından adaleti emredenleri öldüren kimseler var ya! Onları can yakıcı bir azapla müjdele!” (3/Âl-i İmran 21)

“Bunların dünya ve ahirette tüm amelleri boşa gitmiştir ve onların yardımcıları da yoktur.” (3/Âl-i İmran 22)

İki sınıf insanın katline sebep olanların tüm amelleri boşa gitmiştir diye ifade buyuruyor Allah. Şöyle bir tevil yapmakta mümkündür; Allah’ın Nebileri/Resulleri ve onların iz takipçilerinin mesleği aynı; yeryüzünde hakkın ve adaletin ikamesi/hakimiyeti. Dolayısıyla bu görevlerinin önüne geçmek, bariyer çekmek; yollarını kesmek; davetlerine mani olmak hak sözün katlidir. Onların vazifelerini yapmaktan alıkoymak da onları öldürmek gibidir.

Peygamberler ümmetleri için nasıl bir şahitlik bırakmışlarsa onların iz takipçileri olan müminler de ayni şahitliği kendileri dışındaki insanlara bırakmakla mükelleftirler. Aslında bu hakikat vasat olarak yaratılan bir ümmetin dimağına bırakılıyor.

“İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık.” (Bakara-143)

Allah, kendisine inananlara/iman edenlere adalet adına mükellefiyet yüklüyor;

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran-104)

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız…” (Ali İmran-110)

İnsanlık için en hayırlı hizmet; iyiliği önermek; kötülüklere mani olmaktır. Yani, yeryüzünde adaleti ikame etmek için mücadele etmektir. Allah’a inanmanın en önemli çıktısı bu vazifeyi görmektir. Bu görevin ifası her Müslümana farzdır. Eğer hiç kimse bunu ifa etmiyorsa herkese farz-ı ayındır. Yok, eğer bir gurup bu görevi yerine getiriyorsa diğerleri üzerinde farz-ı kifayedir.

Devam ediyoruz ayetlere;

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adaletli şahitler olun. Bir kavme olan öfkeniz/kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin. Adaletli olun! O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (5/Mâide 8)

Allah adaleti emrediyor. Hem de şöyle böyle değil; onu hakkıyla ayakta tutun. Adalet uykuya, uyuşukluğa gelmez; dimdik ayakta durmayı ve nerede bir haksızlık görürse oraya müdahale etmeyi iktiza eder. Adalet öfke ve kin ile bir arada olmaz. Öfke ve kin adaleti zehirler, hükümsüz bırakır. Takvanın yolu adil duruştan geçiyor; insanlığa ve bütün varlık alemine karşı…

Adaleti ikame etmenin önündeki en güçlü nefsi engeller nelerdir? İşte ayet cevap veriyor;

Ey iman edenler! Sizin, ebeveyninizin veya yakın akrabalarınızın aleyhine dahi olsa Allah için adaleti ayakta tutan (adil) şahitler olun. (Şahitlik yaptığınız) zengin ya da fakir olursa (zenginlik ve fakirliğe göre değerlendirmeyin) Allah, o ikisine daha yakındır. Hevaya/nefsi arzularınıza tabi olup adaletsizlik yapmayın. Şayet lafı ağzınızda geveler ya da (adaletten) yüz çevirirseniz şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (4/Nîsa 135)

Nisa 135 bütün hukuk fakültelerinin ve mahkemelerin duvarlarına, kapılarına yazılmalı. Bir ayete sığdırılmış müthiş bir hukuk manzumesi… Adil olmak için neleri aşmamız gerektiği hülasa edilmiş.

Gönderdiği Resulü talimat veriyor; görevini bir daha hatırlatıyor;

“…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevalarına/arzularına uyma. Ve de ki: “Ben, Allah’ın indirdiği tüm Kitaplara iman ettim. Sizin aranızda adaletle (hükmetmekle) emrolundum…” (Şura/15)

Dosdoğru olmanın, adaletle muamelede bulunmanın önündeki en önemli engele dikkat çekiyor; “Sizi adaletten uzaklaştıracak hevalarınıza/nefsi arzularınıza uymayın.”

Resulle birlikte Kitabı neden gönderdiğini tekrar hatırlatıyor;

“Andolsun ki, Resûllerimizi apaçık (delillerle) gönderdik. İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla beraber Kitab’ı ve mizanı (adalet ölçüsünü) indirdik. (Ayrıca) kendisinde çetin bir güç ve insanlar için faydalar bulunan demiri indirdik…” (Hadid-25)

Allah, kitabı yeryüzünde adaleti ikame etsinler, ayakta tutsunlar diye gönderdi. Kitabın gelişinin yegâne gayesi, yeryüzünün adaletini sağlamaktır. Bu ibarenin arkasından sureye ismini veren ‘demirin’ gelmesi ilginçtir. Bazı müfessirler bunun hikmetinin şu olabileceğini tevil etmişlerdir; Allah’ın arzusu; olmazsa olmazı adalettir. İnsanın yeryüzünde yaşama gayesidir. Eğer normal yöntemlerle adaleti inşa edemiyorsanız; mukavemetle karşılaşıyorsanız o zaman gücü, iktisadı, sınai temsil eden demiri kullanın. Yani güç kullanın ve adaleti tesis edin.

Ve bir Yahudi’nin hukukunu korumak adına Resulünü ihtar eden Allah:

“İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye bu Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma!” (4-Nîsa 105)

Müslümanlık iddiasında bulunan herkesin bu vesileyle zikrettiğimiz ayetlere kendilerini muhatap kılıp ‘ben bu şablonun neresindeyim?’ diye sorup vicdani bir muhasebeye girmesi beklenir. Nisa 135. Ayetinde buyrulduğu gibi ‘Her ne ise veya her ne olursa olsun, ‘benim, ailemin, eşimin, çocuklarımın, dostlarımın, yakınlarımın, dindaşlarımın, ırktaşlarımın, sevdiklerimin aleyhine de olsa beni haktan ve adaletten ayırma Allah’ım!’ diye nida edip bu çizgi üzerinde sabitkadem durması gerekir.

Hukukun tahakkuku, yazılı kurallar ile birlikte insan vicdanının da aktif olmasını gerektirir. Değilse, Alev Alatlı’nın dediği gibi ‘bir şeyin yasal/kanuni olması her zaman helal/hukuki olduğu anlamına gelmez.’ Bir Müslüman için helal olmayan bir fiil adil değildir. Allah’ın ve kullarının hakkını çiğnemektir. Dolayısıyla bütün nesnel, yazılı düzenlemelerle birlikte Allah’ın yardım ve inayetini dilemek her inanmış insanın müracaat edeceği yardım kapısıdır.

İnsan için yeryüzünün en önemli, en mübarek ibadetinin ‘adil söz, duruş ve eylem’ olduğuna iman edenlerdenim. Bütün ibadet ve taatlerin gayesi, Allah’ın rızasını kazanmak (Allah’a olan adalet borcunu ödemek) ve yeryüzünün adaletini inşa ve işletmektir. Mesela Namaz (salat), insanın Allah karşısında adil, dosdoğru duruşudur; Allah’ın hakkı olan adaleti temsildir. Eğer yeryüzünde yaşarken bu şuur ile hayat sürecek olsak hem Allah’a ve hem de varlık alemine karşı sorumluluğun farkında olan bireyler olarak hem yeryüzünü bir mutluluk diyarına dönüştürür ve hem de ahrette cennetle karşılık bulacak bir nimete erişiriz.

Ancak bunu niyetlenecek olanlarımızın bilmesi gereken önemli bir kural var; bedelini ödemeye hazır olmak. Çünkü Kur ’anda Allah bize haber veriyor; “Sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi zannediyorsunuz?” Yani, hakkı ve adaleti ayakta tutmanın mutlak bir bedeli olacak. Bizden öncekiler ağır bedeller ödemişler. İşte tüm mesele bu bedeli hakkıyla ödemeye hazır olup olmadığımızdır. Bilinmeli ki, çıkılacak bu yolda yalnız kalmak da vardır; en yakınlarından tekzip görmek, dışlanmak da vardır; çoğunlukların karşısında azınlık kalıp hakir muamelesi görmek de vardır; maldan ve candan olmak da vardır.

Hakkı çoğunluklarda görenler tarafından, ‘yanlış yoldasın, bu kadar çoğunluğun bir akıllısı / doğrucu Davud’u sen misin?’ diye tazirde bulunacakların üstünüze üşüşmesine hazır mısınız? Bu işin kanuniyeti bu; İyiler az, kötüler daima çok olacak.

Allah ahdimizi/mücadelemizi boşa çıkarmasın!

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept