<Baktım görmedim. Duydum dinlemedim. Aklım var hakikati kavramadım.>
“…Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvan gibidir. Hatta daha da şaşkındırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.” (Araf:179)
Onlardan seni dinleyenler de vardır. Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa! (Yunus:42)
Onlardan sana bakanlar da vardır. Fakat körleri sen mi doğru yola ileteceksin? Hele gerçeği görmüyorlarsa! (Yunus:43)
Bu Ayet-i Kerimelerde Rabbimiz kalbe, göze ve kulağa işaret etmek suretiyle insanoğluna verilen bu nimetin anlamını, maksadını izah ve çok ağır bir benzetme ile insanoğlunun düşeceği derekeyi ifade buyuruyor. “İşte onlar hayvan gibidir hatta daha da şaşkındırlar.”
Bu hassaları maksadına uygun kullanmayanları paylıyor. Zira onlar kendilerine söylenen sözlerin yalnızca seslerini işitiyorlar, tıpkı hayvanlar gibi kelimelerin seslerini duyuyorlar fakat kendilerine söylenene kulak kabartmıyor, dikkat sarf etmiyorlardı. Bunun nedeni onların hakikatin bilgisi konusunda önyargılı olmaları, arzu, şehvet ve çıkarlarına karşıysa makul bile olsa herhangi bir sözü kabul etmemeye karar vermeleriydi. İşte böyle hayvanlar gibi yaşayan bu insanlar, kelimelerin seslerini işitiyorlar fakat anlamlarına dikkat etmiyorlardı.
Evet, onların gözleri vardır fakat yüzeydeki görüntünün ötesini algılayamıyorlar. Böyleleri yeryüzünde yaratılan varlık âleminin mucizevi görüntülerini müşahede ediyorlar fakat onların yaratılış hikmet ve anlamını idrak edemiyorlar. Çünkü kulak verip mesajı kabul edenlerin hayatlarında meydana gelen garip değişimi idrak edecek basiretten yoksundurlar.
Rabbimiz bu ayetlerle kullarının içine düşeceği tehlikelere karşı zarif bir üslupla uyarıyor. Akılla, gözle, kulakla hakikatin derinliklerine nüfuz edebilme, anlamlandırma ve ondan hikmetli neticeler çıkarmaya yönelik uyarı ve ikazlar yapıyor.
İnsanın akıl, kalp, göz ve kulak sahibi olması tek başına hakikatin bilgisine ulaşmayı temin etmiyor. Burada asıl olan bize emanet edilen bu hassaları tabiri caizse “kullanma kılavuzuna” uygun olarak kullanabilme derinliğine erişebilmektir.
“…sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa!”
“…körleri sen mi doğru yola ileteceksin? Hele gerçeği görmüyorlarsa!”
Buradan anlıyoruz ki Rabbimiz işitme ve görme melekelerinin maksadına hizmet edebilmeleri için akla ve muhakemeye işaret buyuruyor. Aklın vereceği komut ile sözcükler manaya bürünüyor. Malum aklın kullanımı ile ilgili de Rabbimizin ayetleri var. Bunlardan birisi Yunus:100’de ifade buyruluyor: “… ALLAH pisliği (küfrü) akıllarını kullanmayanlara verir.”
Gerçeği görebilmek, aklıselim ile bakabilmekle mümkündür. Hikmetin penceresinde yaratılan varlık âlemini temaşa etmektir. Aksi takdirde zifiri bir karanlığın hükmettiği bir mekânda gözünüz varsa bile ne işe yarayacak? O durumda, kör olanla ne farkınız kalacak?
Bugün yaşadığımız onca problemin temel sebebi bu ayetlerin gereği olan insani ve İslami hakikatten uzaklaşmamızdır. Kulaklarımız var sadece sözcükleri duyuyor, ne demek istediğine kulak kabartmıyor, gözlerimiz var fakat yüzeydeki görüntünün ötesini algılamıyor. Akıllarımız var, vahyin emrinde düşünemiyor, akıl edemiyor.
Malum, Rasulullah’a soruluyor: “Akıllı adam diye kime denir?”
Cevap: “Bırakınız akıllıyı, akıllıların akıllısı hayatını ahirete göre yaşayandır.”
Adalette; bize verilen bu ve benzer emanetleri, kullanma kılavuzu olan Kur’an-ı Kerim, rehber/tarif eden/gösteren Resul’un tatbiki/pratiğine uygun olarak kullanabilmektir. Aksi olursa rahmet olan bu nimetler zulme dönüşür ve yeryüzü karanlıklara boğulur.
Dün olduğu gibi bugün de insanoğlu Kur’an-ı Kerim’e ve Hz. Peygamber’in ruhaniyetine o kadar muhtaç ki bunu Müslüman olmayan namuslu entelektüeller bile itiraf etmektedirler.
Müellifini hatırlamadığım bir batılı filozof 19. asır insanın psikolojik ve sosyolojik rahatsızlıklarını sıraladıktan sonra “Bunların izale edilmesini mi bekliyorsunuz? O zaman Hz. Muhammed’i çağınıza davet edin.”diyebilme erdemini göstermiştir.
Yine geçen günlerde medyaya yansıyan bir haberde eski Sovyet Devlet Başkanı Gorbaçov’un, “Küresel dünyaya yönetim kuralları ve yeni bir ahlâk gerekiyor” dediği aktarılmış. Bu ve benzeri hakkı teslim eden ifadeler de gösteriyor ki, aslında bilginin künhüne tam nüfuz edememenin getirdiği sebepler yüzünden ifade etmekte güçlük çektiği bir hakikati işaret ediyorlar. Aslında arayıp da bulamadıkları hakikat şu; “Yeryüzü Hz. Muhammed’in şahsında kemal bulan “ekmel ahlaka” muhtaç.
Burada en önemli problem, bu iklimi dünyaya yaşatacak olan Müslümanların bu iklime diğer insanlık âlemindeki toplumlardan daha çok muhtaç olmalarıdır. Yani hastayı iyileştirecek bilgiye sahip hekimin kendisinin aynı hastalıkla malul olmasıdır. Kendine tedavi uygulamaktan aciz olan bir hekimin başkalarına çare olması mümkün mü?