1983’ten 2003’e ve oradan da 2018’e Müslümanların encamı!
İster “Teizm”, ister “Monoteizm” ve isterse “Deizm” deyin, apaçık bir gerçek var ki, o da gençlerin dinden uzaklaştıklarıdır. Belki çok farklı sebepler ileri sürülebilir. Bir Müslüman olarak acizane kanaatim o ki görünür sebeplerin (zahir) ötesinde batın sebeplerin çok daha etkili olduğudur.
Türkiye 1980’den itibaren yeni bir sosyal ve iktisadi sisteme dahil edildi. IMF ile akdettiğimiz ve 24 Ocak kararları olarak bilenen stand-by anlaşmalarının sadece iktisadi bir dönüşümü değil aynı zamanda sosyal dönüşümleri de içinde barındıran bir yapısal tabiata sahip olduğunu çok sonradan yaşayarak öğrendik. Türkiye Müslümanlarının yeni sisteme eklemlenmeleri, bir oryantasyon süreci yaşanmadan gerçekleşmiş oldu. Yapısal evrilmemiz -Marksistlerin sistemsel dönüşüm teorisinde olduğu gibi- tabi seyri içerisinde cereyan etmedi. Bir mühendislik projesi uygulandı ve projeye, tasarımcıları yönünden bakıldığında başarılı neticeler elde edildi. Ve devlet gücünün sağladığı dünya nimetleri ile ilk defa ciddi olarak karşılaşmış olduk. Hatırlarsınız “Benim memurum işini bilir” veya “anayasayı bir defa çiğnemiş olmakla ne olur?” gibi sorumsuz, lakayt ifadelerin siyasette konuşulduğu günler… O gün ekilen tohumlar Ak Parti hükümetleri ile birlikte olgunlaşma ve meyve verme süreci başladı. Müslüman mahallesinin temsilcileri, bugüne kadar isteseler de rahat ulaşılamayacakları imkânlarla ilk defa Ak Parti hükümetleri ile birlikte ciddi bir şekilde karşı karşıya geldiler. Gerek kamu bürokrasisi ve gerekse diğer kamu imkanları ile karşılaşmanın miladı 2003’ün başıdır. O gün İslamcı kesim ciddi bir şekilde ırmakla (kamu imkanları) sınandı (Bakara:243-252) ve ne yazık ki büyük bir ekseriyeti ağızlarını dayadıkları ırmaktan bir daha çekemez oldular. Haram kendilerine çok tatlı gelmeye başlamıştı. Eskiden diğer kesimlere kıyasen nispeten daha az harama bulaşan İslami kesimin siyasetçileri, bürokratları, cemaatleri, cemiyetleri, tarikatları ölçüsüz ve görgüsüzce kamu imkanlarına iltifat ettiler, yararlandılar. O zehirli ambarların/siloların kapakları açıldı ve fareler gibi doluştular. Birbirlerinin elinden çekiştirdiler. Kimin elinde kalmışsa o bir daha ağzını çekemez oldu. Aradan kaç yıl geçti? 15 yıl. Bunu ANAP hükümetleri ile başlatırsanız 35 yıl. İşte dinden uzaklaştığı tespitini yaptığımız nesil bugün 15 ila 35 yaş aralığındaki kuşaktır.
Müslümanların bu dünyadaki imtihanlarının en çetin olanları mal, mevki, şöhret ve şehvettir.
Onun için Allah, Maide/63’te “Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, onları herkesçe bilinen günahların sözcülüğünü, savunuculuğunu yapmaktan, yalan söylemekten ve köklerini kurutan ve insanî değer bırakmayan haramı, rüşveti yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları düzenbazlıklar ne kötüdür.” diye ifade buyuruyor.
Ne dersiniz? Bu gün bu sınavla karşı karşıya olan dindarlarımız, din adamlarımız, varsa kanaat önderlerimiz ne yapıyorlar? Bu gidişat karşısında kendilerinden başlamak üzere toplumu arındıracak, ıslah edecek, günahtan ve haramdan koruyacak neler yapıyorlar? Yoksa akmakta olan günah selinin önünde çerçöp olup akıp gidiyorlar mı?
Ne yazık ki kendilerine ilahi sorumluluk yüklenmiş bu sınıfların bugün içerisinde bulundukları haleti ruhiye içler acısı. Kendilerine bile hayrı kalmamışların dışarıya verebilecekleri ne olabilir ki?
İşte bu durumu Hz. Peygamber şöyle tasvir ediyor;
“Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) sofralarına davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.”
Birisi: “Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” diye sordu.
Rasûlullah, “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.” buyurdu.
Yine bir adam: “Vehn nedir ya Rasûlullah?” diye sorunca:
“Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümden korkmaktır.” buyurdu.
Evet, hadiste de ifade buyrulduğu üzere bugün Müslümanlar dünya
iktidarına/metasına çok düştüler. Metal yorgunluğu değil meta sevdasına düştüler. İktidar uğruna hakkı ve adaleti berhava ettiler. Kural ve nizam tanımaksızın, “ne istediler de vermedik” hesabından kamunun imkan kapılarını ardına kadar açtılar. Çoğunluk, kamunun imkanlarını kendilerine hak ve helal görüp verildikçe aldılar; helal, haram hesabı yapmadan… İşte bunların çocukları da bu iklimin fidanları idi. Ama ne yazık ki zehirli sularla sulanıyorlardı. Ve bugün bu fidanlar tek tek düşüyorlar.
Birinci sebeple bağlantılı ikinci görünür sebep ise, Türkiye’nin en güçlü dini ve siyasi topluluklarının karşı karşıya gelmelerinin doğurduğu çamurun, bataklığın hasıl ettiği itimatsızlık, güvensizlik ortamıdır. Öyle bir çamur deryası oluştu ki insanlar bu manevi kirlenmeyi, kokuşmuşluğu duyu organları ile hissetmiş olsalardı herhalde bu mahalleden geçerken burun deliklerini kapatarak geçerlerdi. Tabi ki bu mümkün değil ama gençler, büyüklerinin bu ölçü ve sınır tanımayan kavgalarına, edep ve ahlak dışı muamelatına tanıklık ettikçe mahalleden göç etmek zorunda kalıyorlar.
Elbette çok sebep sayılabilir. Acizane kanaatim o ki, diğer feri sebepler de bu temel iki sebepten neşet etmektedir.