GERÇEKTEN ADİL MİYİZ?

by Fahrettin Dağlı
Bu soruyu herkesin nefsine sorması gerekir.
Normal şartlarda muhtemelen herkes kendini adil görüyordur. Hatta açık açık zulmedenler, haksızlık yapanlar da bunu nefislerinde meşrulaştırarak olumluyorlardır. İşte burada bir miyarımız olmalı. Vicdanımız, hakimimiz, müftümüz olmalı. Dejenere olmamış vicdan, fıtratı gereği adil olmaya meyyaldir. İnsan bir haksızlık işlediğinde, zulüm irtikap ettiğinde vicdanında bir rahatsızlık duyar. Bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. İşte bu vicdan sızlaması insanda iki farklı sonucu hâsıl edebilir; ya yaptığının yanlış, gayri adil olduğunu kabul eder ve ondan döner; ya da ses veren vicdanının üzerini kalın bir örtü ile örter, kendini rahatsız etmesinin önüne geçer ve haksızlığa, zulmetmeye devam eder. “Ama, lakin, ancak” kelimeleri ile başlayan cümleler kurarak yaptıklarını meşru göstermeye çalışır.
Malum, hayat bir sınavdır. Bazen çok çetin sorular çıkar. Hiç ummadığımız bir yerden soru/sorun gelir. Çoğu zaman en hassas olduğumuz mevzudan çıkar. Hüküm vermekte çok zorlanacağımız hususlarla sınanırız.
Mesela bizim için çok değerli olanlar nelerdir?
Hepimiz için değerli, sevgili olanlar, çocuklarımız, anne-babamız, eş-dostlarımız, yakınlarımız, mallarımız, dindaşlarımız, ırkımız, ülkemiz… Bunların hepsi ayrı ayrı bir sınama konusu olabilir. Nisa 135’te bu duruma işaret ediyor;
“Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”
İşte bu ayetin ışığında bugün karşıt olduğumuz ve hatta düşman bellediğimiz birinin hukuku ile ilgili hüküm önümüze
gelirse ne yaparız?
İşte Cenabı Allah bu mevzuda adeta bir senaryo ile nasıl bir ciddiyet ve titizlik içinde olmamız gerektiğini ayetle bildiriyor. Nisa Suresi 105 ila 115. ayetler bu senaryoyu canlandırıyor.
Medine’de Müslümanlık iddiasında olan birisi bir hırsızlık fiili işler. Fiilinin açığa çıkacağından endişe ettiği zaman da yakınlarıyla birlikte bir senaryo oluşturarak, kumpas kurarak suçu komşusu olan Medine’li bir Yahudi’nin üzerine atar. “Herhalde Muhammed biz Müslümanları bir Yahudi’ye değiştirecek değil ya” diyerek, kumpasına, kurgusuna kendisini inandırmıştır.
Evet, yargılama günü Hz. Peygamberin hakemliğinde taraflar müdafaalarını yaparlar. Müslümanlık iddiasındaki asıl sanık, kumpasını iyi kurduğu için haliyle lehine tanıklık edecek kimsesi olmayan Yahudi’nin karşısında ikna edici bir pozisyona geçer. Tanık ve karinelere göre hüküm vazetmek durumunda olan Hz. Peygamber, asıl suçlu olan kişi lehine tam karar vereceği esnada işte Nisa Suresinin o 10 ayeti iner. Ve herhalde Hz. Peygamberin Kur’an da en sert şekilde uyarıldığı ayettir.
“İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik. Artık hainlerin müdafaacısı (avukatı) olma.” (Nisa:105)
Ve bu uyarıdan sonra Yahudi beraat eder ve Müslümanlık iddiasındaki kişi de mahkum olur ve bir yolunu bularak Mekke’ye kaçar. Orada da rahat durmaz ve hırsızlık yaparken öldürülür.
Rivayet odur ki, mahkemeye, “Herhalde Muhammed kendi dindaşını bana değiştirecek değildir” umutsuzluğu ile gelen Yahudi, oracıkta İlahi adaletin tecellisine tanıklık edip Hz. Peygamberin dinine tabi olur.
İşte Kur’anı Kerimde beni en çok etkileyen kıssa…
Hukukta bir kaidedir. “Mazlumun dini sorulmaz.” Elbette dini sorulmadığı gibi, dili, ırkı, cinsiyeti de sorulmaz…
Dini, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun Müslüman’a düşen, bunlardan bağımsız olarak sadece işlenen fiile odaklanarak fiilden faile gitmektir. Hüküm vermek durumunda olduğu bir mevzuyu enine, boyuna inceleyerek, tetkik ederek, tüm kanıtları toplayarak; tüm tanıkları dinleyerek bir karara varmaktır. Eğer bunu yapmayacak olursak ‘HAİNLERDEN’ taraf oluruz. Bundan da Allah’a sığınırız.
Ve ikinci önemli bir husus; Müslüman bir idarecinin dinine yapacağı en büyük hizmet, yönettiği halka adil davranmaktır.
Unutmamak lazım ki, Kitapta yazıldığı şekliyle “ADALET” üzere olmak konusunda niyet ve azim içerisinde olana Allah da yardım eder ve doğru, hakkaniyetli karar vermesinde isabet ettirir.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept