HARAM LOKMA VE KURALSIZ YAŞAMA ARZUSU

by Fahrettin Dağlı

(Tahminen 2002 tarihinde yazmış olduğum ve iki dergide yayınlanan bir yazımı tekrar güncelleyerek paylaşıyorum. Anlayacağınız, aradan neredeyse 15 yıl geçmiş. O gün yaşadığımız problemler, çeşitli veçheleri ile halen gündemimizin ön sıralarında yer alıyor. Ve dolayısıyla ufak tefek tadilatlarla yine dikkatinizi bu noktaya toplamayı arzu ettim. Acizane kanaatim, yazımda işlediğim bu mevzu, Türkiye’nin en önemli ve mutlaka aşılması gerekli devasa problemi… Bu önem yeterince idrak edilmediğinden veya siyasi anlamda çıkarlara uygun bulunmadığından hiçbir zaman Türkiye siyasetinin başat konusu olmamıştır.)

Öyle bir dönemi yaşıyoruz ki akla, kara; iyi ile kötü; helalle, haram birbirinden ayırt edilemeyecek durumda…

Sosyal ve siyasal gelişmeleri büyük bir heyecan ve iştahla tartışırken, o kadar çok şeyi ıskalıyoruz ki, geriye dönüp baktığımızda çoğu şeyi ihmal ettiğimizi görüyor ve hayıflanıyoruz. Neyi eksik bıraktık acaba? Hangi olmazsa olmazı ihmal ettik?

Müslüman değil miyiz?

Canım sorulur mu bu soru, elhamdülillah Müslümanız.

Eyvallah, Müslüman olmasına Müslümanız da, ne yazık ki inandığımız dinin hayatımıza yansıyan önemli bir cüzü eksik. O kadar olay cereyan ediyor. O kadar felaket ve fecaat yaşanıyor. Zahiri görüntüler ve doğru-yanlış bilgiler üzerinden failleri işaret edip adli ve idari işlemleri ikmal ediyoruz.

Bu kadar mı?

Seküler toplumlar bunun âlâsını yapıyorlar.

Peki, Müslüman olarak bir farkımızın olması gerekmez miydi?

Bize gönderilen kitapta tarif edilen Mümin tanımının neresindeyiz?

Kendimizi siyasal olayların akışına o kadar kaptırıyoruz ki bu soruları sormak aklımıza bile gelmiyor.

Malum, Allah kitabında kul hakkının, helal ve haram edinimlerin karşılığının ne olduğunu bize bildirmektedir. Bu dinin Peygamberi de ümmetini bu hususta şiddetli bir şekilde uyarmıştır. Eğer bir diyarda helal-haram birbirine karışmışsa ve insanların duyarlılığı azalmışsa orada güneş batıyor demektir. Helal-haram dediğimizde daha çok kaba helal ve haramlar akla gelmektedir. Hâlbuki birbirleri ile her türlü konuda alışverişte bulunan insanların sabahtan akşama kadar hayatlarında belki binlerce kapsama giren söz ve fiiller var. Muamelat hukuku açısından insan hayatının en önemli mevzuu… Peki, helal-haram gözetilmezse ve aktif bir şekilde haklar birbirine geçerse ne olur?

Allah Maide 61-62 ve 63’te bir tablo sunuyor bize:

“Onlar, yanınıza geldikleri zaman: “İman ettik!” derler. Oysa, yanınıza kâfir olarak girip, kâfir olarak çıkmışlardır. ALLAH, onların gizlediklerini çok iyi bilir.” (Maide:61)

“Onlardan çoğunun, günah, düşmanlık ve haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kötüdür!” (Maide:62)

“Din adamları ve alimleri onları günah söz söylemekten ve haram yemekten engellemeli değiller miydi? Yaptıkları şeyler ne kötüdür!” (Maide:63)

Peygamberimiz de Maide 63’i tefsir babından:

“İçerisinde iyilerin daha mümtaz, daha güçlü bulunduğu bir kavimde kötülükler işlendiği halde, iyiler müdahale edip ıslahta bulunmazlarsa -bir başka rivayette: Müdahale edecek güçte bir kimsenin bulunduğu bir kavimde kötülükler işlenir ve fakat o kimse müdahalede bulunmazsa- Allah, herkese ulaşacak umumî bir ceza gönderir.”

Yine Peygamberimiz “Bir toplumda, ganimet (kamu) malından hırsızlık ortaya çıkarsa, ALLAH onların kalplerini korkuyla doldurur (yani dilediği şekilde sebeplerini yaratır ve o ülkede güvenlik duygusunu ortadan kaldırır). diye ümmetini uyarıyor.

Helal-haram, İyi-kötü, Faydalı-zararlı ayırımını doğru dürüst yapabilmek için her şeyden önce sıraladığımız kavramların doğasının doğru bir şekilde anlaşılıp, tanımlanmasına bağlıdır. Bu ise, ne kadar tatsız, tuzsuz olursa olsun, sorunun doğasına ilişkin hakikatlerle yüzleşebilme cesaretini göstermeyi, entelektüel etkinliğin dayanması gereken moral değerler dışında hiçbir sınırlamaya tabi olmadan onları sorgulayıp, soruşturmayı, kısaca gerçek anlamda düşünmeyi gerektirir.

Siyaset ve bilim adamlarının, ilahiyatçıların, sosyologların ve ekonomistlerin büyük bir çoğunluğuna göre Türkiye’nin en büyük sorunu sosyal, siyasal ve ekonomik hayattaki tıkanma, ahlaken tefessüh etme, dünyevileşme, yozlaşma veya çürümedir.

Türkiye’de çok partili siyasî tecrübe, köylü kültürünün imkân aralıkları içinde gelişmiş ve sonunda köşeye sıkışıp tıkanmıştır. Siyasi anlayışımız veya pratiğimiz, köylü kültürü anlayışıdır. Bu anlayış hukuk anlamaz, istemez ve sevmez. Türkiye’de hukukun kültürümüz hâline gelmesi, kültürümüzün hukukileşmesi gerekiyor. Aksi takdirde, dün birilerinin “verdimse verdim, aldımsa aldım, ne olmuş?” kuralsızlığı, bugün için “ne istediler de vermedik” kültürü olarak ortaya çıkıyor. Bunun neticesinde; keyfine göre davranabilmek anlamında sınırsız iktidar peşinde koşan insanlar, kamusal alanın imkânlarını birer kralmış gibi kullanmak isterler. Siyasal sistemimiz veya siyasal kültürümüz, kamusal alanda kuralsız yaşamayı, bize sanki normalmiş gibi gösteriyor. “Bal tutan parmağını yalar” misali, bugün herkes kovana üşüşmüş vaziyettedir. Bir sürü insan, yasalarda ne yazarsa yazsın, eline geçen yetkileri, kendinin, eşinin, çocuklarının ve sair yakın arkadaş ve dostlarının özel çıkarları için kullanmayı doğal sayıyor. Bu noktaya geldiğimizde, eğer takiyyecilik veya tatlı su aydınlığı yapmaya tenezzül etmeyeceksek, gerçeği görmek mecburiyetindeyiz.

Dilerseniz, sosyal ve siyasal çürüme veya dilerseniz yozlaşma diyebilirsiniz ama çürüme veya yozlaşmayı en derin ve en kahırlı şekliyle kullanıyorum.

Çözüm üretmek makamında olanlar, ufuksuz, geri, halkın ve ülkenin yarınlarını düşünmekten bir biçimde uzaklaşmışlar; zihniyetleriyle bu ülkeye ıstırap ve sıkıntı vermişlerdir. Şehirlerin plansızlığından, yeşil alanların tahribine, kamu mallarının talanından, ihale fesatlarına kadar hemen her türlü bozukluk şaibesiyle kirlenmiş, yaralanmış ve sonuçta tüm moral değerlerini yitirmiş bir sosyal hayat anlayışıyla nereye varılabilir? Bu anlayışla hangi meselemizi çözebiliriz? Ülkemizde Allah’ın, tarih, tabiat ve kitle planlarında taktir ettiği krediler, talan ve tarumar edilmiştir. Talanın sorumlusu ilim ve hikmetten mahrum siyasi anlayışlar ve onun uygulayıcılarıdır.

Bu ülke böyle bir akıbete müstahak mıydı? Hayır! Yönetenlerin akıl, hikmet ve basiretten uzak anlayışları, gaflet ve dalaletleri ve dışarıdan kotarılan hıyanetlerle birleşerek ülkeyi mahşer yerine döndürdü. Temel sebep, haram lokma haramilerinin talan ve yağmalarıdır. Peki, ne oluyor bu ülkenin imkânları? Mevlâna diyor ki, “Yukarıdan ambara istediğiniz kadar çuval boşaltınız; eğer fare ambarı alttan delmişse gayretiniz nafiledir.” Bizim nimet ambarlarımıza musallat olmuş fareler var. Bu farelerin bertaraf edilmesi lazım. Yoksa nimet ambarlarımızda hiçbir şey birikmez. O kadar yolsuzluk mevzuu oldu? Ki bunlar küpün dışına sızanlarıdır. Bir de küpün içi var. Yasallaştırılmış hırsızlık ve soygunların ise adı bile anılmıyor. Onun için de 17-25 Aralık operasyonlarını yürütenler bu anlamda büyük yolsuzluğun çapını anlaşılmaz kılmışlardır. Toplum, yolsuzluğu sadece o sözkonusu hususlardan (ayakkabı kutuları) ibaret olarak algılamıştır. Bir bakıma büyük yolsuzluğun üstü örtülmüştür. Halbuki ambarın altı delik deşik olmuş vaziyette. Yasal kılıfa büründürülmüş yöntemlerle bu ambardan haksız hukuksuz bir şekilde amme malı kişisel tasarruflara geçmektedir. Bu fırsatı yakalayan ayrıcalıklı bir kesim, hortumun büyüklüğü ve küçüklüğü nispetinde ambardan menfaat temin etme telaşında… Dolayısıyla dün bir şekliyle iktidar imkanlarından mahrum kalmış olan İslami kesim, bu açlığını gidermek için bugün adeta böyle bir rüçhaniyete sahipmiş gibi kendi zihninde benzer edinimlerin haramlığını helalmiş gibi meşrulaştırabilmektedirler. Bu da iktidar imkanlarından mahrumiyet nedeniyle az çok harama bulaşmamış bir kesimi de bu dairenin içerisine dahil etmiştir.

Onun için de sık sık şu vurguyu yapma ihtiyacı hissediyorum: Türkiye’nin şu an acil ihtiyacı, siyasi kültürün hukukileştirilmesidir. Hukuk devleti güneşinin ilk ziyalarının siyaset kurumuna yansımasını temin etmektir. Peki bunu nasıl başaracağız? Bu dönüşümü nasıl sağlayacağız?

Elbette gökten bir Mesih inmesini beklemeyeceğiz! Sosyal ve ekonomik kurtuluşu sağlayacak Mesih’in nefesi bu ülkenin toprağındadır, bu ülkenin iklimindedir, bu ülkenin ehliyet ve liyakat sahibi insan potansiyelindedir. Yapılacak en önemli ameliyelerden biri de nimet ambarlarımızı, farelerin zehirli nefeslerinden, pis salyalarından arındırmaktır. Eğer arıtmazsak doğan günah bizi de, ülkeyi de boğar, kaosa sürükler. Var olan nimetlerimizi tüketir. Bizi birbirimize düşman kılar. Bu günahın sonuçlarının neler olduğunu bugünkü Türkiye’nin tablosu açıkça gösteriyor. Gerçek şudur: Türkiye’de sanayiden ticarete, dinden siyasete kadar hemen her alanda erdem ve ahlak, bir değer olmaktan çıkarılmıştır. Ahlak zemini tahrip edilip gösteri sanatı haline getirilmiş; koparabildiğini götürmeyi başarı ilan etmiş bir köşe dönmecilik ve nihayet kitleleri avutup, efsunlamayı deha sanan bir politika pazarı, ülkemizin bir tür alâmet-i fârikası olmuştur.

Böyle bir platformda büyük halk yığınlarına ümitsizlik egemen olur. Yarınlardan ümitsizlik başlar ve insanlar her türlü fesattan, ihanetten medet uman bir psikolojik atmosfere girerler. Bugün olduğu gibi…

Hayır kurumlarından, cemaatsel yapılardan tutun, her alan ve mekânı haram lokma tutkusunun istilasına uğramış bir ülke değirmeni, hangi taşıma suyuyla, nasıl, ne vakte kadar dönecektir? Haram lokma haramilerinin, binlerle ifade edildiğini bildiğimiz kirli dosyaları tek tek açılıp gereği yapılmadıkça, dışardan önerilen hiçbir formülün başarı şansı yoktur. Bütün bu anlattıklarımızı, hukuk diliyle ifadeye koyarsak şunu söyleyeceğiz: Güvenin ve adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Dolayısıyla halka sürekli zulm/edilmiştir/edilmektedir. Çünkü bu ülkede sürekli bir biçimde kamu malı çalınıyor veya telef ediliyor. Kamu malından çalmanın yürüdüğü bir ülkede zulüm aktif hâldedir.

Çocuklarımıza mutlu ve güzel bir Türkiye bırakmak için çileyi hemen ve bütün çıplaklığıyla göğüslemek mecburiyetindeyiz! Bir saniye dahi geçirmeden… Türkiye, haram lokma belasını aşmadan, özellikle kamu kurum, mal ve imkânlarının, arpalığa dönüştürülerek talan edilmesini durdurmadan hiçbir yere gidemez, hiçbir ufuk açamaz, hiçbir mutluluğu yakalayamaz. Hiçbir AB, hiçbir dış yardım ve hiçbir destek, çürümüş sosyal hayat yüzünden dizlerinin üstüne düşmüş Türkiye’yi yukarı kaldırıp ayaklarının üstünde tutamaz.

Mensubu olmaktan ötürü utanmayacağımız bir siyasal kültüre sahip olmayı istemek en meşru hakkımız. Ama bunu istemek yetmiyor. Kendi ömür aralığımız içinde özlediğimiz sonucu alamayacak olsak bile, bıkmadan usanmadan, hayatımızın her alanında, erdemli insan olmaya çalışmak görevimizdir. Bu görevi, her insan tek tek yerine getirmek mecburiyetindedir ve bir bayrak yarışında imişiz gibi, çocuklarımıza ve torunlarımıza teslim etmeliyiz. “Adil, ileri, mutlu ve müreffeh Türkiye projesi başarılabilir mi başarılamaz mı?” diye düşünmeden, biz göremeyecek olsak bile başarılacağına mutlaka inanmamız lazım.

Siyaseti bu temel üzerinden inşa etmeden hiçbir siyasal hareketin gerçek anlamda başarılı olma şansı yoktur. İnşa edeceğimiz şey, siyasal iktidardan ziyade siyasal kültür olmalıdır.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept