HARAM TEMEL ÜZERİNDE ADALET BİNA EDİLEMEZ

by Fahrettin Dağlı
Çocukluğumdan bu tarafa bir şekliyle hep siyasete ilgi duymuş, takip etmiş, malumat edinmiş ve kendine göre bir çizgi belirlemiş bir faniyim. Gerek almış olduğum eğitim (kamu yönetimi, siyaset bilimi) ve gerekse ondan sonra bulunduğum bürokratik görev bana bilmediğim, malumat edinemediğim çoğu hususu da ayan kıldı.
1960 ve sonrası yıllar İslami siyasi oluşumların neşvünema bulduğu bir süreç. Burada bunların tarihçelerini ve geçirdikleri süreçleri anlatacak değilim. Sadece bugün büyük ölçekli sonuçlarıyla karşılaştığımız bir temel sapmaya/savrulmaya/yozlaşmaya dikkat çekmeye çalışacağım.
1980 ihtilalından sonra o günkü modern tabirle toplumsal bir transformasyon (dönüşüm/değişim) yaşandı. İslami kesim uhrevilikten çok dünyevi olana rağbet etmeye başladı. 1983 ANAP iktidarı ile birlikte bu ivme biraz daha açıldı. İslami kesim ilk defa kamu imkanlarıyla tanışmaya, halleşmeye başladı. Ve şu yargı gittikçe güçlendi; “Sermaye birikimi yapmadan ‘dava’nın zaferi zor…” İşte bu anlayış o günün siyasi örgütlerini bu alana (iktisadi faaliyetlere) daha çok motive etti. Sermaye olmadan; gerekli finans imkanları oluşmadan “dava”nın zaferi mümkün olamaz. Hatta bu dönemde asker kökenli karanlık bir aktör bu tür partilerin kapılarını çalarak teklifler sundu; “Şu kadar para taahhüt ederseniz sizlere iktidar kapılarını aralarız.” Dönemin bazı siyasi aktörlerinin sözkonusu kişiye taahhütte bulundukları bile konuşuluyordu.
İşte bu dönemde büyük belediyeler RP ve devamı Ak Parti’ye geçmeye başladı. Hem de İstanbul ve Ankara gibi büyük bütçelere sahip belediyeler…
Bana o gün anlatılanlar ve sonradan bizatihi yaptığım müşahedeler üzerinden size ufak bir simülasyon yapmaya çalışacağım;
“Kutsal Davanın zaferi (İslami siyaset) (!) için finansmana ihtiyaç var”(!) demiştik ya, şimdi o finans kaynakları oluşmaya başlamıştı. “Yerel yönetimlerin elindeki muazzam rant kaynakları üzerinden böyle bir fon oluşturulabilir mi ve bu yöntem helal olur mu?” fetvasını yakınlarındaki ilahiyatçılardan talep ettiler. Muhtemelen o akıl hocaları/fetvacıları da bu fetvayı verdiler. “Kutsal dava(!)için verilen siyasi mücadele hak ile batılın mücadelesidir! Yani bir manada cihattır! Savaşta da hile mubahtır! Kamu imkanlarının bu mücadeleye tahsis edilmesinde de dini bir sakınca yoktur! Hukuki kılıfa uydurmak da zor değildir! Bu finansmanın birikeceği bir havuz da oluşturulabilir! Havuzda biriken bu paralar emir sahiplerinin siyasi mücadelesine tahsis edilebilir!” İşte bu muhtemel similasyon/senaryo üzerinden bu sürecin kilit taşları düşendi. Ve bu imkanlar oluştuktan sonra RP’den ayrılan kadrolar AKP’yi kurdular ve bu güç ile siyasette önemli bir yer işgal ettiler.
2002 Kasım’ında Ankara’ya taşınılan bu siyasi akıl o gün de genel bütçe imkanları üzerinden siyasetin finansmanına göz diktiler.
İktidarın ilk yıllarında beraber çalışma bahtsızlığında bulunduğum bu siyasi ekibin o gün nasıl bir siyasi anlayışa ve pratiğe sahip olduklarını bizatihi müşahede ettim. O günlerde, bugün çarşaf çarşaf deşifre edilen, ifşa edilen yolsuzlukların, usulsüzlüklerin yol taşlarının döşenmekte olduğunu gözlemleyenlerdendim. Bir şekliyle BŞ belediyesinde alışmış oldukları yönetim kültürünü/ahlakını genel yönetime taşımışlardı. BŞ Belediye kadrolarından önemli bir kesim genel idareye taşınılmıştı. Kaba, yoz bir anlayışla kamu imkanlarını kendilerine, aile çevrelerine, mensubu bulundukları sosyal çevrelere nasıl aktarabilmenin hesabını, kitabını yaptılar. “Bunun adil ve ahlaki olmadığını” beyan edenlere müstehzi bir bakış fırlattıklarını görürdünüz. Çünkü onlar için kamu alanı seküler bir alandı. -Haşa- adeta dinin adalet, ahlak, helal-haram gibi hükümlerinin burada geçerli olmadığını ima ile size ihsas ediyorlardı. Bu mevzuyu paylaştığım bir arkadaş bana o gün şöyle bir karşılık vermişti; “Bu mevzubahis arkadaşları akşamları derneklerinde, dergahlarında, vakıflarında ibadet halinde görmüş olsanız acaba bunlar evliya mı diye bakardınız; Ertesi gün çalıştıkları kurumlardaki hallerini görmüş olsanız ‘acaba bunlar Müslüman mı?’ diye tereddüt edersiniz.” İşte böyle bir Müslümanlık anlayışı ve pratiğiyle ilk defa güçlü bir şekilde iktidar imkanlarıyla yüzleştiler. Uzun yıllardır uzak kaldıkları ve bu anlamda iştahlandıkları iktidar imkanları artık ayaklarına gelmişti. Onların büyükleri/velileri/hocaları/ imamları da bugüne kadar onlara kamu gelirlerinin/bütçesinin ne anlama geldiğini; bunun suiistimalinin nasıl bir ceza ile mukabele bulabileceği hususunda uyarmamışlardı; belki de bir takım fetvalarla meşrulaştırmışlardı; “Kendi şahsınıza değil de; vakfa, derneğe, dergâha kazandırırsanız meşrudur.” gibi…
Yani, anlayacağınız mevzubahis kesimler iktidar imkanlarıyla karşılaştıklarında / yüzleştiklerinde bunun kullanımı konusundaki dini hükümlerin ne olduğu hususunda ya yeterli bilgi birikimine sahip değillerdi veya sahip olmakla birlikte bir şekliyle bunu bir takım saiklerle meşru bir kılıf uyduruyorlardı. Böylece o güne kadar diğer toplumsal kesimlere kıyasen nispeten kamu mallarına erişme imkanları kısıtlı olan İslami kesim ilk defa rahat bir şekilde ulaşma imkanına sahip olmuştu.
Sonra ne mi oldu?
Haram edinimin artmasıyla birlikte toplumsal bir değişim sözkonusu oldu. Rad 11. Ayette de ifade buyrulduğu gibi insanların helal haram çizgilerinin aşınması ile birlikte ahlaki yozlaşma ve çürümede aynı paralelde gelişti. Ve dünün bu birikimleri bugün karşımıza birer buzul dağı gibi çıkmış durumda. Her taraftan lağım pisliği fışkırıyor; kimin eli, kimin cebinde belli değil; helal-haram birbirine karışmış; samimi mümin azalmış; münafık, mürai sayısı çoğalmış. Yani, ez cümle çok karanlık bir tablo ile karşı karşıyayız.
Ve en kötüsü de, toplumun büyük çoğunluğunun bu kirlenmeyi ve bu yozlaşmayı yine kirli, yoz anlayışın mümessillerinden birinden öğreniyor olması… Yazık, çok yazık…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept