İnsan Olamadım

by Fahrettin Dağlı

Toplum olarak belki içinde yaşadığımız yüzyılın en kaotik iklimini teneffüs ediyoruz.

Son yirmi yıldır baş döndürücü bir alt-üst olma hali yaşıyoruz. Yirmi yıl önce bugün olanlar, değerler dünyamızdaki dönüşüm bir illüstrasyonla bize gösterilmiş olsaydı herhalde “bu kadar olamaz” diye ihtimal vermezdik. Değişim süreçleri tabi oldukları dinamiklere bağlı olarak yavaş veya hızlı seyreder. Bizim hali hazırda yaşadığımız değişimin hızı onu artık dönüşüm olarak tanımlamamızı gerekli kılıyor.

Muhtemelen insanlık aleminde gerçekleşen en çarpıcı dönüşüm Hz. Peygamberin risaletinin Mekke ve Medine’de inşa ettiği rahmet ikliminin hasıl ettiği muazzam süreçte gerçekleşmiştir. Tarihte bir hidayet önderinin rehberliğinde böyle tepeden tırnağa yeni bir hayata inkılap etme sürecinin eşi ve benzerine rastlanılmamıştır.

Allah da toplumsal değişim / dönüşüm vetiresini insanın iradesine bıraktığını Rad Suresi 11. Ayetiyle bize haber veriyor.

“…Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez…”

Allah, bilimin konusu olan değişmez yasalarla kâinatı sevk ve idare etmektedir. Varlık aleminde suyun kaldırma kuvveti, güneşin doğması ve batması, yanıcı maddenin ateşte erimesi, mikropların üremesi gibi sayısız fiziki ve biyolojik olay meydana gelmektedir. Tüm âlem, Müslüman-kâfir ayrımı olmaksızın bu değişmez yasalara tabidir. Bu yasaları bilenler onlara direnmez, aksine yasalardan istifade etmeye çalışır. Suyu hayatını sürdürmek ve ulaşım, ateşi pişirmek ve ısınmak için kullanması gibi. Cevdet Said’e göre, bir canlının hayatını idame ettirmesi için bu yasalara tabi olması gerekmektedir. Tıp yasalarını bilen insan, kan basıncı, nabız, tansiyon, teneffüs gibi yaşam bulgularını hastayı hayata döndürmek için kullanır.

Peki ya hastalık toplumda ise? Yine Cevdet Said’e göre, toplumsal hastalıkların zararı tıbbi hastalıklardan daha tahrip edicidir. Çünkü bu hastalıklar insanın nefsinden kaynaklanır ve oradan geleni görmek biyolojik olanı teşhis etmekten çok daha zordur. Bu yüzden toplumsal hastalıkların teşhisi için önce nefs farkındalığı gerekir. Ayrıca bu hastalıklar toplumun tüm fertlerine sirayet eder ve birikip katlanarak gelecek nesillere geçer.

İşte Allah’ın bize bildirdiği, insanın ihtiyarına bırakılmış bu yasa maddesi, hükmünü icra etmeye devam ediyor. Toplum olarak son yirmi yılda yaşadığımız muazzam toplumsal değişim bize bu yasanın açık bir numunesini gösteriyor. Toplumun bu kadar kısa bir zamanda nasıl değişebileceğinin fotoğrafını veriyor.

1970 ve 1980’leri yaşayan ve o günün toplumunun halini az çok bilen birisi olarak dün ile bugünü kıyas ettiğimde nasıl bir toplumsal savrulmaya, erozyona uğradığımızı net olarak görebiliyorum. Eğer bu değişimin seyrini bir laboratuvar ortamında izleyebilseydik herhalde oturup ağlardık. Çünkü kaybedilen, insan oğlunun sahip olabileceği en büyük servetidir.

Bu değişimin iki ucu var. Biri insan merkezinden yukarı, diğeri aşağı doğru seyreder. Buna, erdemli bir toplumu vücuda getirecek olan kutlu bir değişim veya tefessüh noktasına doğru inen bir tükeniş süreci de diyebiliriz.

İyi ile kötünün, hayır ile şerrin birbirine karıştığı, zihinlerin bulanıklaştığı, insanın kendisine yabancılaştığı bir dönemi yaşıyoruz. İnsanların hakikate ve yaratılma hikmetine karşı bu kadar yabancılaştığına, kendinden uzaklaştığına, vicdan ve empati duygusunun köreldiğine, hedonist bir anlayışla egosantrik bir haleti ruhiyeye büründüğüne, üzülünmesi gerekene sevindiğine, sevinilmesi gerekene üzüldüğüne hayıflanarak tanıklık ediyoruz.

Öyle bir azgınlığı, saldırganlığı yaşıyoruz ki, hakikati hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek ifade edecek olursak her cenahtan bize saldırmaya hazır müfrezeler var. Ne dil ne üslup ne nezaket ve ne de naiflik kalmış!..

Bir defa şu soruya isabetli bir cevap bulmak lazım: İnsanın yeryüzündeki varlık sebebi nedir? Sadece et, kemik ve kandan ibaret olmayan, hayvani hazları tatmin etme dışında hayatının bir anlamı ve hikmetinin olduğunu idrak eden şeref sahibi bir varlığın yaşamı da elbette bu ilkeye göre olmalıdır.

Muhatabınıza hayatın anlam ve hikmetini defalarca izah ediyorsunuz, anlatımınızı misallerle zenginleştiriyorsunuz, yine hiç dinlememiş, okumamış, duymamış gibi o bildik ezberlerini tekrarlıyor. Kur’an’ın ifadesiyle, hakikate karşı gözler kör, kulaklar sağır kesilmiş.

Allah, Mülk Suresinin ilgili ayetlerinde (8-11) durumu şöyle bildiriyor:

[Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar.
Şöyle cevap verirler: “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham etmiş ve ‘Allah hiçbir şey göndermemiştir; siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz!’ demiştik.”
“Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!” diye de ilâve ederler.
Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkûmları artık rahmetten mahrumdurlar.]

Hayattan kopuk bir düşünüş tarzı hakikati perdeler. Güncele takılıp kalan hiçbir düşüncenin yarınlara söyleyecek sözü olamaz.

Gündem yoğun ve bu ülkeye aidiyet hisseden herkesin vicdanını kanatacak acımasızlıklar, yargılar, hakaretler, kamplaşmalar yaşanıyor. Hiç kimse olup bitenleri uzaktan seyretme, ilgisiz kalma lüksüne sahip değil. Bu ülkenin insanları, kimilerinin masum düşüncelerinin siyasal projeler uğruna nasıl suistimal edildiğini iyi biliyor.

Sevgili hemşerim, merhum Ali Ulvi Kurucu, hatıralarında amcasından nasihat istediğinde “Oğlum hülasa olarak kendine yapacağın telkin şu olmalı; “İnsan olamadım.” Her şey olmak kolay oluyor da insan olmak zor…” cevabını almıştı.

Kainatın, insanın ve varlık aleminin yaratılma hikmetini çözemeyen, anlamayan, idrak edemeyen ve buna uygun bir ilişki ahlakı / hukuku geliştiremeyen toplumlar problemlerine cevap üretemezler. Ortadoğu coğrafyasında yaşadığımız yoksulluk, yoksunluk, sefalet, zillet, itilmişlik, kakılmışlık tam da bu idrak yoksunluğumuzdan kaynaklanıyor. Kendimizi müslüman olarak görmemiz bize otomatik olarak anlama kabiliyet ve yeteneği kazandırmıyor. İnsana ve kainata dair karmaşık gibi gözüken ama hakikatte vasat bir aklın bile anlayabileceği, izah edebileceği hikmetleri kavrayamamakla ilgili problem toplumsal zaaflarımızdan, ön yargılarımızdan kaynaklanmaktadır.

Kainat ve varlık alemi ile kurulan ilişkide yaratılma hikmetine uygun kurulmayan bir ilişki bu coğrafyadaki toplumların hayrına bir sonuç doğurmaz, doğurmadı da. Bu gerçeğin kabulü için ne İslamcı ne muhafazakâr ve hatta ne de Müslüman olmak gerekir. Bu coğrafyanın tarihsel, sosyolojik ve kültürel gerçekliğinin teslimi bunu gerektiriyor sadece. Dünya görüşünüz, inancınız ne olursa olsun İslam’la ilişkilendirilmeyen, en azından kültürel bir gerçeklik olarak müslümanlığın bu toplumdaki karşılığını dikkate almayan hiçbir çözümlemenin hayırla sonuçlanacağı söylenemez.

Bu ülkeye, insanımıza ve öncelikle bize yüklenen ilahi sorumluluk
bilinci ile İslam düşüncesinin neleri teklif edip nelere karşı durduğuna, güzelin, hayrın, bereketin, adaletin nasıl inşa edileceğine dair Müslümanca düşünerek bir cümle kurabilecek olanların yol ayrımına geldiği zamanlardan birindeyiz.

Günlük kaosun girdabında kaybolup çaresiz çırpınışlarla öfke yağdırmak yerine asıl gündeme bir an evvel dönmenin vaktidir. İşe Bismillah deyip insan olmakla başlayalım…

Bunları Okudunuz Mu?

1 yorum

Ali Erol 1 Haziran 2025 - 22:07

İnsan olmanın zorluğu, onun yüklendiği ve fakat “dağların yüklenmek istemediği” misyonun ağırlığını ve sorumluluğunu her daim omuzlarında hissetmededir. Bir yönüyle Firavunlara taş çıkartan, diğer yönüyle melekleri geride bırakan “enaniyete” güvenip kendi mevhum varlığını gördüğü müddetçe esfel-i safiline yuvarlanmaya , kendisini var eden Ezel ve Ebed Sultanını görüp” hüve” dediği müddetçe de melekleri geride bırakarak alayı illiyyine yükselmeye mahkumdur.

Cevapla

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept