Son günlerde çarşaf çarşaf ifşa ve itiraf edilen işadamı, siyasetçi ve bürokrat ilişkilerinin sebep olduğu ekonomik, sosyal ve moral çöküntünün yol açtığı tahribatı konuşuyoruz. Ve neredeyse ülke nüfusunun yarısı, bir suç örgütü liderinin açıklayacağı, ifşa edeceği yeni skandal gelişmelere kilitlenmiş durumda. Bunun toplum için ne kadar büyük bir sosyal ve ahlaki yıkım olduğunu anlatmaya gerek var mı?
Bu iktidar döneminde bir süre üst bürokraside görev yapan birisi olarak müşahedelerim ve anlatılanlar üzerinden bu üç sınıfa mensup kişilerin ilişki ağlarının nasıl örüldüğünü kısaca hulasa etmeye çalışacağım. Allah izin verirse isim vermeden yaşadığım bazı vakıaları da zaman zaman sizlerle paylaşacağım.
Şimdi ilişki ağının cereyan ediş şeklini kabataslak özetleyeyim;
Namusuyla çalışıp, helal kazanan işadamlarını tenzih ederek söze başlayayım;
Malum, Özal hükümetleriyle birlikte “türedi zenginler” diye bir kavram konuşulmaya başlandı. Bunlar çok kısa zamanda köşe dönme becerisine sahip karanlık aktörlerdir. Bu yazıda mevzu edilecek olanlar da bunlardır. Bunlar, kısa yoldan köşe dönmenin, sermaye biriktirmenin derdindeler. Her türlü cambazlığı, hilekârlığı, rüşveti, yolsuzluğu meşru görürler. Bunu yaparken de bir takım bileşenlere ihtiyaç duyarlar. Kolay iş kotarmanın çarelerini ararlar. İşte burada işi kolay kılacak siyasetçi ve bürokratlara ihtiyaç duyarlar. Onlarla yakınlaşmanın, diyaloga geçmenin yollarını ararlar.
Gelecek gördükleri siyaset heveslilerinin yanına yaklaşırlar. Siyasetini finansa ederler. Dostluk temin ederler. Beraber olduklarına dair fotoğraf ve video kayıtlarını da sosyal medya hesaplarında paylaşırlar. Böylece üçüncü kişiler nezdinde onlarla nasıl sıkı fıkı ilişkiler içerisinde olduklarını ihsas ederler. Tabii ki, siyasetçi bu ilişkinin sadece bir saç ayağı; ancak ağın ayakta durabilmesi için üçüncü bir ayağa ihtiyaç var; o da bürokrattır. Bürokrata ya siyasetçiler üzerinden veya başka ilişki kontaklarını kullanarak ulaşırlar. Ona da benzer yöntemleri uygularlar, önce makamlarına gelip ziyaret edip bir takım hediyeler ikram ederler ve bir fotoğraf karesi alırlar. Ondan sonra da bir takım vesileler kullanılarak kendisi, eşi ve yakınlarını hediyelere boğarlar. Lüks mekanlara, otellere davet edip oralarda ağırlarlar. Yani önce lükse, şatafata alıştırırlar. Zaman zaman bu mekanlarda beraberliklerini yine fotoğraflandırırlar veya video kayıtlarıyla bir arşiv oluştururlar. İlişki belli bir kıvam kazandıktan sonra çuvalın ağzı açılır. Artık avuçlarındaki malum siyasetçi ve bürokrat tayfasına şunu ihsas ederler; “bugüne kadar sizlere bu kadar yatırım yaptık; bundan böyle top sizde; siyaseten ve bürokratik olarak kotarmamız gereken bazı çıkarlar var. Bu süreçleri beraber aşacağız. Sizler siyaset ve bürokrasi cenahında bu işleri kolaylaştırmanın; kotarmanın yollarını bulacaksınız. Sonuçta siz de, biz de kazanacağız. Kafese giren bu zatların o aşamadan sonra o zemberekten kurtulmaları neredeyse imkansız hale gelir ve ister istemez teslim olurlar; çarkın içine girerler. Girmemek için bir direnç gösterenlere de önceden çekilmiş fotoğraf ve videoları önlerine koyarlar. İşte son günlerde yaşadığımız vakıaların cereyan ediş şekli de üç aşağı, beş yukarı böyle…
Sözü buraya getirmişken Emeviler döneminde yaşanan bir vakıa üzerinden süreçte şeytanın sağdan nasıl yaklaşabildiğinin hikâyesini de paylaşmış olayım…
Emeviler döneminde İmam Ebu Hanife kadar olmasa da, vaazleriyle hilafeti rahatsız eden bir cemaat önderi var. Halife bundan kurtulmanın yolunun bulunması hususunda erkânı ile istişare eder.
İstişare heyetindeki şeytani zekâya sahip bir kişi halifeye; “Onu bana bırakın; ben onu hal ederim” diyerek halifeden izni alır. Ve kalkıp sözkonusu imama gider ve der ki;
“Halifemiz, halkı irşat faaliyetinizden son derece hoşnut ve memnun; ancak derler ki, halkla ilgilendiği kadar saray mensuplarını da ihmal etmesinler; irşat buyursunlar…” İmamın altından girip, üstünden çıkarak ikna eder. İmam haftada bir gelip sarayda vaazlara başlar.
Bir iki hafta derken saray mümessili imama bu defa; “Hocam, saray mensupları vaazlarınızdan o kadar çok hoşnut kaldılar ki, benden ricada bulundular; Ne olur hocamız haftanın iki gününü bize ayırsın…” diye bir teklifle gelir. İmam efendi de yavaş yavaş saray havasına alışmıştı. Gelen teklifleri geri çevirmiyordu. Saray mümessili, mavzerindeki son kurşunu da hedefe gönderir;
“Hocam halifemiz ve saray cemaati sohbetlerinizden fevkalade etkilenmişler. Halifemiz der ki, hocamız konutuna gidip gelmekle vakit israfı yapıyor. En iyisi biz ona burada bir ikametgâh oluşturalım. Bir de geçimini sağlayacak bir maaş bağlayalım, 24 saat burada irşat faaliyetlerine devam etsinler.”
İmam bu teklifi de kabul eder ve saraya taşınır. Her ay düzenli olarak gider muhasipten maaşını da alır. Fakat muhasip, imamın bu durumundan hoşnut değil. Onun için de maaş almaya geldiğinde işi sürüncemede bırakıyor; geciktiriyor. Bir iki derken, bir gün imam buna soruyor;
“Niçin bana bu muameleyi yapıyorsun?”
Muhasibin cevabı; “Söyler misin bu maaşı hak edecek ne yapıyorsun?”
Durumun vahametini ortaya koyan imamın cevabı;
“Ne mi yapıyorum? Aslanım, bu maaş hak etmek için dinimden geçtim; cemaatimi kaybettim; daha ne olsun?”
Evet, kıssa bu…
Kıssadan hisse ise; Bu tehlikenin herkes için varit olduğudur. Şeytanın sağ taraftan yaklaşması da herhalde böyle bir şeydir. Önce sinsi sinsi yakınlaşır. Kulağınıza hoşunuza gidecek sözleri fısıldar. Bir terslersin; iki terslersin; üçüncüsünde, bir pencere aralarsın. O pencereden giren insi şeytan iştihalarınızı çekecek fırsat ve imkanların ucunu gösterir; tattırır. Yavaş yavaş alışırsınız; bir süre sonra daha fazlasını talep etmeye başlarsınız; siz iki istedikçe onlar önünüze dördünü koyarlar; İyice havaya girdikten sonra da ahlakınızı, imanınızı satın alırlar ve sizleri kendi arzularının, iştihalarının şehvetlerinin kulu kölesi haline getirirler…
Allah hepimizi böyle bir felakete uğramaktan korusun, sakındırsın…