SAVAŞ, SADECE ADALETİ TESİS ETMEK, KORUMAK VE MAZLUMLARI GÜVENLİĞE KAVUŞTURMAK İÇİN YAPILIR
“Allah Savaşı emrediyor mu?”
Bu soru, İslami mevzuların konuşulmasında, müzakeresinde en çok polemik konusu olan hususlardan birisi.
Elbette Allah’ın muradı ‘Barıştır, savaş değildir.’ Ancak bazen zalimi adalete ve barışa razı etmek savaşla mümkün olabilir. Savaşa varıncaya kadar yapılan bütün çabalar sonuçsuz kalınca arzu edilmemesine rağmen fiili savaşa başvurulur.
Mevzuu ele alırken de ister istemez şu sualleri soruyoruz;
• Bugüne kadar savaşsız bir dünya oldu mu?
• İçinde savaşların olmadığı bir asır oldu mu?
• Günümüzde yeryüzünde soğuk ve sıcak savaşlar yaşanıyor mu?
Herhalde hiçbirimiz bu sorulara ‘hayır’ diyemeyecektir. O halde pollyannaca bir saplantıya, saflığa düşüp, ‘İslam’da savaş yok’ demek İslam’ın ruhunu, hedefini; insanlığın varoluşsal macerasını ve mücadelesini anlamamak veya bilerek çarpıtmaktır. Bundan dolayı hiç kimsenin modern dünyanın ütopik hümanizminin estirdiği rüzgara kapılmaması gerekir.
Burada asıl mesele, savaşın sebebi, amacı, mahiyeti, sınırları ve kapsamı ile ilgilidir. Savaşın insani boyutudur konuşulması gerekli olan. Savaşın da bir ahlakı vardır. Neden savaşa başvurulur; onların cevapları vardır.
İnsanı yaratan Allah, insanlığın zaman zaman nasıl zulmün bir aracı haline gelebileceğini, zalimleşebileceğini; haktan, hukuktan uzaklaşabileceğini en iyi bilendir. İşte bu tür zamanlarda ‘Adalet’ savunucularına mükellefiyet yüklemektedir. Savaştan hoşnut olmamasına rağmen en son çare olarak başvurulması gereken bir yöntem olduğunu işaret buyuruyor;
Hangi haller savaşa (kıtal) izin veriyor?
1. Allah’ın mesajının yeryüzünde engelsiz bir şekilde iletilmesinin önündeki engellerin kaldırılması; insanların, Allah’ın mesajına muhatap kılınıp, kabul veya ret tercihinde bulunmalarına fırsat verilmesi (Yani inanma ve inandığını yaşama hürriyetinin sağlanması)…
2. İnansın veya inanmamış olsun zulüm ve baskıya maruz kalmış toplumların hürriyetlerine kavuşturulması, adaletle muamele edilmesinin sağlanması (İnsan hak ve hürriyetlerinin korunması)…
3. Muhtemel saldırı ve baskınlara karşı önleyici tedbirlerin alınması (Muhtemel güvenlik tehlikelerini bertaraf etmek)…
4. Meşru müdafaa/nefsi müdafaa adına yapılanlar…
5. Müslümanların hakimiyetinde bulunan toplumların, rizai olarak yükümlülük altına girdikleri mükellefiyetleri yerine getirmekten vazgeçmelerı, antlaşma hükümlerini askıya almaları nedeniyle yapılanlar… (Anlaşmalarını / sözleşmelerini bozanlar)
Bunların dışında bir sebep sayılabilir mi, bilemiyorum; Allah’ın kitabından çıkardıklarım bunlar.
Bugün bunlardan birini, Nisa Suresinin 75. ayetinin ışığında anlamaya çalışacağız;
“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zâlim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” (Nisa-75)
Yani zayıf bırakılmış güçsüz/mustazaf erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna niçin savaşmıyorsunuz? Ki mustazaf/mazlum erkek, kadın ve çocukların Rablerine yakarışı şu idi:
“Ey Rabbimiz, bizi, halkı zalim olan şu beldeden kurtar. Ve Rahmeti ile bize sahip çıkacak bir koruyucu ver. Ve destek olacak bir yardımcı gönder…” (Nisa-4)
Allah, savaş emrini mağdurlar, mazlumlar ve çocuklar için veriyor. Allah’ın savaşa ihtiyacı ve savaştan çıkarı yok; bunu zulme uğrayan mazlumların adaleti için emrediyor. Çünkü onların adaleti, insanlık izzetleri çiğnenmiştir. Kendilerine uzanacak bir koruyucu ele, himaye edecek bir hamiye ihtiyaç duyuyorlar ve bu ihtiyaçlarını Allah’a arz ediyorlar. Ve Allah da dualarını, niyazlarını kabul ediyor ve bu mazlum / mustazaf çığlığa ‘neden karşılık vermiyorsunuz?’ diye müminleri göreve çağırıyor.
Allah, dünyanın neresinde olursa olsun ve dini ne olursa olsun zulüm ve haksızlığa uğrayan herkesin hakkını savunmayı, mü’minlerin üzerine bir görev olarak bırakıyor; Savaşmak pahasına da olsa…
Allah Resulü asla savaşı arzulamadı. Mecbur kalmadıkça da kıyama kalkmadı. Dolayısıyla İslam’ı sanki bir savaş ve şiddet diniymiş gibi takdim edenler veya öyle olduğunu muhataplarına ihsas edenler doğru söylemiyorlar, doğru yapmıyorlar. Hakkı ya bilmeyerek veya bile bile çarpıtıyorlar, iftira atıyorlar.
İnşaallah yarın, İslam tarihinin en şanlı örneğini vererek savaş dini diye karalanmaya çalışılan dinin nasıl bir barış dini ve onun mümtaz önderinin nasıl bir barış elçisi olduğunu izah etmeye çalışacağım.