Ferdi vahit bir insan olarak toplumun büyük çoğunluğunun halen Erdoğan hükümetlerinden ümitvar olduğu zamanlarda, kapı kapı dolaşarak gelmekte olan tehlikeyi haber veriyordum.
2003 yılından itibaren bürokraside beraber çalıştığım Ak Parti iktidarının adaletle, ahlakla, meşruiyetle problemlerinin olduğunu 2004 yılından itibaren çevremle paylaşıyordum. Paylaştıklarımın çoğunluğu o gün bana sabır tavsiye ediyorlardı; düzelecek diyorlardı.
Bürokraside olmama rağmen yine de her türlü riski göze alarak birkaç sivil kuruluşu bir araya getirerek 2005 yılında “yolsuzluk paneli” düzenleyerek dikkatleri bu çürümeye yoğunlaştırmayı arzu ettim. Başarılı olamadığım gibi bürokrasideki biletim de bu vesileyle kesilmiş oldu.
Şimdilerde en şiddetli muhalefeti yürütenler bile o gün bana “şimdi yolsuzluğu konuşmanın zaman mı?” diye tenkit ettiler. O zamanlar kendimi cidden çok yalnız hissettim. Çevrem ve en yakınlarım tarafından anlaşılamamanın üzüntülerini yaşadım. Sadece şahsım değil; benimle birlikte rahmetli eşim ve çocuklarım da yaşadı. Çünkü o günlerde muhafazakâr mahallede oturup Ak Part’yi eleştirmek cidden cesaret; sıkıntıyı / dışlanmayı göze almayı gerektiriyordu.
Ak Parti gurubu tarafından istenmeyen bürokrat ilan edildim. “Sözümüzü dinlemiyor; bizi takmıyor” diye yukarılara şikayet ediliyordum. Bir de kraldan daha fazla kralcı olan bir taife vardı ki, onlar da kelle istiyorlardı. Ancak iki yıl dayanabildim. Gerçi o iki yıl içerisinde bile en az 2-3 defa beraber çalıştığım bakana görevden azil talep ettim. Çünkü o şartlarda artık verimli, adil bir görev yürütebilme kabiliyeti kalmamıştı. Beraber çalıştığınız bakan bile artık size sahip çıkamıyordu. Sizin doğru çalıştığınızı biliyor ama yukarıdan gelen baskılara dayanamıyordu. Ve nihayet o da bir gün pes edip, beni davet edip nöbet değişikliği talebinde bulundu ve o gün seve seve emaneti devrettim. Gerçekten büyük bir yükü, kamburu üzerimden atmış olmanın rahatını ve huzurunu yaşadım. 2009 yılında hizmetimin tamam olmasıyla birlikte emekliye ayrılıp bundan sonraki hayatımı tamamen hak ve adalet mücadelesine vakfettim.
Çevremdeki eski dostlarım benimle ilgili olarak “iyidir hoştur ama her şeyi tenkit ediyor” gibi mülahazalar da bulunduklarını duyuyordum. Sonradan bana çok ifade edilecek olan “iyi hoş da bardağın dolu tarafını görmek istemiyor” gibi tenkitlere çok maruz kaldım. Onlara hep şu cevabı verdim; Bir binayı ayakta tutan ana kolon olan “adalet direği” yıkılmışsa o binanın diğer kolonlarının sağlam olduğunu gösterip oradan bir teselli çıkaramazsınız.
Çünkü ana kolon yıkıldığında o kubbeyi ayakta tutmak mümkün olmayacaktır. İşte bugün olan da budur.
Zamanın beni teyit etmesini arzu etmezdim ama Allah’ın hikmetinden de sual olunmuyor. Şimdi de diyorum ki, o gün bana, “acele ediyorsun, biraz sabret, her şey düzelecek” diye ikaz edip bugün iktidar karşısında muhalefet yapanlara ve topyekûn diğer mahalle sakinlerine şunu haykırsam hakkım vardır herhalde; “Hele bir susun lütfen! Bugüne kadar çok konuştunuz; çok hamaset yaptınız; ama tablo ortada. Onun için müsaade edin, bugün biraz da ben konuşayım, siz dinleyin lütfen! Bugün konuşmaya en çok hakkı olan benim ve konuşacağım.
O günkü mücadeleme tanıklık etmiş olan binlerce insan var. Bunların bir kısmı facebook’ta arkadaşım. Halen devlet görevlisi olmayanlara sesleniyorum buradan; “lütfen siz de tanıklık eder misiniz? Şahsım için değil geleceğin Türkiye’sini yeniden inşa ameliyesi adına şahitliğinizi beyan eder misiniz lütfen! Aynı yanlışları, aynı günahları tekrarlamamak adına ifade eder misiniz; şahitlik eder misiniz?
Evet söz veriyorum; yakında sesimi yükselterek daha gür konuşacağım. Çünkü konuşmak bugün benim hakkım. Şimdilik bu kadar…