Birkaç gün önce geleceğe dair siyasi tasavvurlarımı ifade sadedinde müjde içeren paylaşımlar yapmıştım. Bu paylaşımlarıma bazı arkadaşlar olumsuz yorumlarda bulunmuşlardı. “Ufukta böyle bir umut ışığı / işareti göremediklerini” beyan etmişlerdi.
Evet, zahirde gördüğümüz manzara öyle. Ve dolayısıyla bizler de beşer olarak zahir üzerinden bir hükme varırız. Bunda bir problem yok. Ancak burada önemli olan husus, bütün olumsuz şartlara rağmen umudu yitirmemektir; umutsuzluğa / yeise düşmemektir. Umudu yitirdiğimizde bütün olumsuzluklara teslim oluruz; yaşarken ölmüş oluruz. Bu durum en çok da bu iklimi hasıl eden kaos tetikçilerinin işine yarayacaktır. Zaten onların da istediği budur.
Halbuki Allah’a iman gibi bir iddiası olanlar açısından, şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun; bütün bu olumsuz şartlara rağmen mücadeleden vaz geçmemektir. Umudu canlı ve diri tutma iradesini ortaya koymaktır.
Hazreti Peygamber Mekke’de aristokratik yapıya karşı mücadele bayrağını açtığında işte o günkü aristokratlar da ona aynı şeyleri söylüyorlardı; “Boş bir hayalin peşindesin; istediğin her neyse onu verelim; Krallıksa, krallık; servetse, servet verelim; yok, kadınsa Sana Arabın en güzel kadınını bulup getirelim; yeter ki bu sevdadan vazgeç; bu yolun bir sonu yok…”
Ne kadar olumsuz telkin varsa onu ifade ettiler. Peki, Onun cevabı ne oldu? İşte insanlık tarihinin en muhteşem beyanı; “Güneşi sağ, ayı sol elime verseniz yine de bu davadan vaz geçmeyeceğim.”
Hazreti Peygamber bunu hangi şartlarda ifade ediyordu?
Bütün şartların onun aleyhine cereyan ettiği bir dönemde. Dünyayı ona dar edecek zalim bir topluluğun karşısında bunu ifade ediyordu. Onun peygamberliğinin en büyük nişanelerinden birisi de bu olsa gerek.
Ona o kadar cazip teklifler ileri sürüldü ki, çok az beşerin karşısında direnebilecek teklifler… Ama O, hiç düşünmeden elinin tersiyle bunların hepsini itti. Evet, bunu ancak bir peygamber yapabilirdi. İnandığı hak davanın mutlaka başarıya ulaşacağına dair sonsuz imanıdır Onu dirençli tutan; onu yolundan etmeyen iman buydu.
Sürecin sonu, Onun imanında ne kadar samimi ve sabırlı olduğunu gösterdi. Ve zafer de Onun oldu. Onu yurdundan tehcir edenler, bir gün Onun şanlı bir Komutan olarak tekrar Mekke’ye döneceğini hiç hesap edemediler. Çünkü o günkü zahir şartların hiçbirisi böyle bir umudu beslemiyordu.
Bu hal sadece Hz. Peygamberle de sınırlı değildir. Tarihte başarılı olmuş bütün inkılapların / devrimlerin temel dinamiğinde de bu vardır. İster Allah’a inansın ister inanmasın, eğer bir kişi bir davada; ona iman etmede samimiyse ve onun uğrunda canını ve malını ortaya koymaya hazırsa onu yıkmak; yolundan alıkoymak çok zordur. Ki onlar başarıyı hayatlarında görmeseler bile ortaya koydukları duruş / kıyam tarihe intikal edecek ve belki de gelecek nesillere büyük bir ilham kaynağı; bir meşale olacaktır.
Bu dünya kimseye mülk değil. Allah’ın mülkü insanlar arasında dolaştırdığının haberleri;
“(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.” (Âl-i İmrân : 26)
“Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” (Âl-i İmrân Sûresi: 27)
“…O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz…” (Âl-i İmrân: 140)
Onun için diyorum; yeise yer yok. Mahkeme kadıya mülk olmadığı gibi siyasal iktidar da kimsenin tapulu malı değildir. Ve Allah mücadele edenlerin mücadelesini karşılıksız bırakmaz. Vesselam…