İslam dünyasında, Allah’ın Kur’an’la inşa ettiği bilincin, zamanla indi ve süfli yorumlarla güncelleştirilip kişi ve kabile saltanatının bir aparatı haline getirilmiş olduğu apaçık bir hakikattir.
Malum yine önemli bir gerçeklik: Ne bu dinin hukukunu vazeden Allah ve ne de bunu pratize eden Peygamber, statik bir yönetim şablonu vazetmemişlerdir. Ancak, yönetimin olmazsa olmaz hükümleri kuvvetli vurgularla emredilmiştir: adalet, ahlak, mesuliyet, güven, itimat, sözlerinde sadık olma, ahitlerine bağlı kalma, hudutları (helal-haram) ve hukukları gözetleme ve denetleme vb. Konunun uzmanları da bu durumu, bahsi geçen değişmez maddeler sabit kalmak şartıyla, zamanın gereklerine uygun yeni yönetim biçimlerinin oluşturulabileceğine ve bunun insanoğlunun akli yetileri ile aranıp bulunabileceğine yormuşlardır.
Malum zaman zaman dünya işleri ile ilgili mevzularda Allah’ın Resulüne sorulduğunda O şöyle cevap vermiştir: “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.”
Hikmet dairesinden baktığımız zaman da işin böyle olması hikmete mebni düşüyor. İslam, seyyalitesi yüksek bir dindir, statik değildir. Zaten bu dinin evrensel karakteri, onun seyyal olmasını gerektiriyor. Ki gerek Kur’an’dan ve gerekse Peygamberimizin tatbikatından bunun doğru olduğunu idrak ediyoruz.
Peki ahir zamanda, yani bu modern dünyada nasıl bir yönetim modeli olmalı? Cari yönetim şekilleri insanoğlunu ne kadar mutlu edebiliyor? Ne kadar güvende kılabiliyor? Fikir, düşünce ve inanma anlamında bireyi ne kadar özgür bırakıyor? Bireyin hakikati arama mücadelesini ne kadar kolaylaştırıyor? Rejimin inşasında insani boyut ne kadar düşünülüyor, hesaba katılıyor?
Bu sorulara verilecek cevaplar, bir yönetimin karakterini ortaya koyar. Ona göre karnesine, iyi, orta ve zayıf notu düşebiliriz.
Bu anlamda asrımızda batılı akıl, uzun ömürlü olabilmenin ve istikrarlı bir yönetim modeli oluşturabilmenin birtakım formüllerini keşfetti. Kaynağını tartışmıyorum. Ancak önemli bazı kazanımlar elde edebildiler. Gerçeği inkâr etme ve görmeme gibi bir hakkımız olamaz. Peki, batılı formüller mükemmel mi? Tabii ki hayır! Mümkün olduğu kadar toptan reddiyeci veya kabulcü anlayışlara mesafeli ve uzağım. Bir meselede de iyi, kötü; faydalı, zararlı cihetler tartışılabilinir. Ona göre de not verilir.
Şimdi pusulayı İslam dünyasına çevirelim. Ne görüyoruz? Emevilerle birlikte aşiret saltanatına evirilen yönetim, bundan sonra bir türlü İslam’ın raylarını döşediği yola giremedi. Şahıs diktalarının, karizmalarının oluşturduğu kültü kutsadılar. Saltanatlarını devam ettirmeyi, fetih adı altında yürütülen ganimet toplama ameliyesi ile zenginleşmeyi; şûraya (cumhur reyi), adalete, ehliyet ve liyakate dayalı yönetime tercih ettiler. Ne yazık ki asırlarca süren bu müstebit yönetimler arkalarında acı tablolar bırakarak tarihin bakiyeleri arasında yer aldılar.
Tarihin yaşanmış vakalarının gerisinde bıraktıkları bakiyeleri, ondan sonra gelecek insanoğluna ibret teşkil etmek ve ders çıkarmak içindir. Yaşanmış felaketlerden ders çıkarmak ve saadet dönemlerinin kodlarını hayata taşımak, geleceği inşa etmek anlamında önümüze zengin bir sosyal sermaye bırakıyor.
O halde neden yaşadıklarımızdan ders çıkarmıyoruz? Neden aynı delikten defalarca ısırılıyoruz? Neden hep ateşi ve zulmü üzerimize celp ediyoruz?
Hâlbuki tarih önümüze ölümsüz hakikatlerin numunelerini seriyor ve Allah bize bağışladığı akıl nimetini kullanmamızı defaatle hatırlatıyor. Eğer bu akıl nimetini kullanmayacak ve tarihin bu yaşanmışlarından bir ders çıkarmayacaksak, aklın ve yaşamın ne kıymeti olabilir? Sadece tarihin bir malzemesi, nesnesi olmanın dışında ne anlamı olabilir?
Yönetim bir felsefedir. İlkeleri, prensipleri ve sistemleri vardır. Kişiye göre değişmeyen ve ancak zamanın şartlarına göre güncellenebilen kaideleri vardır. Aksi taktirde her değişen siyasi ekip/kadro kendisinden önceki sistemi tadil edip yerine ideolojisine, imtizaçlarına uygun yeni siyasi rejim inşa etmeye kalkışırsa orada kalıcı, köklü bir siyasi geleneğin oluşma imkânı olamaz.
En kötüsü ise ne biliyor musunuz? Bir lider kültü etrafında efsaneleştirilen başarı hikayeleri hem o kişi hem de taraftarları için son derece tehlikeli bir temayüldür. Bir defa kişilere endekslenmiş başarı ve başarısızlık hikayeleri batıldır ve uzun ömürlü değildir. Şahıslara/liderlere/karizmalara bağlanmış gelecek kurguları şirktir. “Şu veya bu olmazsa öldük, bittik…” Veya “salahımız ve felahımız ancak falanla(rla) mümkündür. O/onlar gidecek olurlarsa sonumuz olur…” gibi yargılar ve ona karşılık olarak “Biz olursak siz olursunuz veya biz olmazsak siz olmazsınız!” yahut bir tık yukarısı “Dinin bekası sizinle/bizimle kaimdir!” gibi yargılar kelimenin tam anlamıyla siyasi şirktir. Hiçbir faninin bunu iddia etmeye ve hiçbir toplumun bu iddiaya prim vermeye hakkı olamaz. Aksi son derece tehlikeli bir gidişattır. Bu konuda İslam tarihinde en engin örnek, Halife Hz. Ömer’in, başarılı ordu komutanı Halit Bin Velid’i başarısının zirvesindeyken görevden azletme gerekçesidir.
Adaleti mihenk almayan, yönetimi istişare ve ehliyetin zenginliğine terk etmeyen; toplumun meselelerini şûraya havale etmeyen; yönettiği toplumun mutluluğunu ve saadetini hedef almayan; kimlerin yönettiğini değil nasıl yönetildiğini öncelemeyen, kendilerini herhangi bir dinin ve ırkın sahipleri olarak sayan totaliter, baskıcı, faşist yönelişlere karşı tedbir almayan siyaset, şeytani güçlere kapı aralamış demektir.
İstisnai örnekler hariç, İslam coğrafyası uzun zamandır rahmani yönetimin sıcak yüzü ile karşılaşmadı. Mütefekkir Cevdet Said’in ifadesi ile hakimiyetlerini/egemenliklerini kalıcı kılmak için baskı ve şiddete başvuran şirk rejimleri, bu coğrafyadaki insanlara felah ve salah sunamamışlardır. Halen aynı zeminde siyaset yapmanın, yönetimi sürdürmenin akıl ve hikmet planında bir açıklaması olamaz.
Bu kadar zengin bir kültürün üzerine oturan İslam dünyasının bugün halen totaliter/monarşik rejimlerle idare ediliyor olmasını vahiy-akıl dengesi (adaleti) ile izah etmek mümkündür. Ve bu muhasebeyi yapmak mecburiyetindeyiz! Eğer gerçek bir felaha ve salaha ulaşmak istiyorsak öncelikli olarak yapmamız gereken şey, vahyin haber verdiği (verilen emanetin ağırlığını bile bile kabul eden insanoğluna hitaben) “insan ne kadar zalim ve cahil” tespitini manalandırıp ona göre cehaleti ve zulmü ortadan kaldıracak, hakkı ve adaleti mihverine yerleştirecek bir siyasi akıl oluşturmaktır. Bu aklın inşa edeceği yeni siyasi form sadece İslam dünyası için değil, insanlığın varoluşsal problemlerine de karşılık verecektir. Var mısınız, çağımız insanına böyle bir model sunmaya?