TOPLUMUN SİGORTASI ATMIŞ, FARKINDA MISINIZ?

by Fahrettin Dağlı

Öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki halimizi nasıl tasvir edelim diye düşünüyoruz da kelimeler, cümleler sökün edip geliyor. “Neden kısa yazılar yazmıyorsun? Uzun olduğu için yeterince okunamıyor” diyen dostlarım var. Anlıyorum ve katılıyorum. Meramların en az kelime ve cümlelerle ifade edildiği bir çağda uzun yazıları okumak bayağı sabır gerektirir. Ancak, bilgisayarın başına geçip de tuşlara bastığım zaman, “Şunu eksik bırakırsam meramımı iyi anlatamamış olurum. Yanlış anlaşılırım” hassasiyeti ve endişesi… Malum, asıl olan sizin ne konuştuğunuz veya yazdığınız değil, muhatabınızın ne anladığıdır. Ancak bunlardan daha önemlisi kısa cümlelerle meram anlatamama özürlülüğü…

Evet, aziz dostlar, bugün yine hayati bir konuyu, belki de en kadim problemimizi, Müslümanların yitik farzını yazmaya çalışacağım; “İyiliği önermek, kötülükten alıkoymak…”

Aynı zamanda otoriteye, zulme, kötü ve zararlıya karşı pozitif muhalefetin zaruretini yazmaya gayret edeceğim.

Her ne kadar ilgili ayetlerde “Emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker” yani “İyiyi emretmek, kötülüğü yasaklamak” olarak geçiyorsa da, ‘Emr’ sözcüğünün Kur’ani anlamlarından biri de önermektir, teklif etmektir. İyiyi önermeyen, kötülüğe ve kötüye buğz etmeyen bir insan elbette günaha, harama karşı duyarsız kalmış demektir.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği yapıp, kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Al-İ İmran:104)

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız. Çünkü ALLAH’a inanırsınız…”(Al-İ İmran:110)

“Onlar (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah’a âittir.”( Hacc:41)

“Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler.” ( Araf:181)

“Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar iyi insanlardandır.”( Âl-i İmran:114)

İslam’da hiç kimse masum olmadığı gibi herkesin de öğüde ihtiyacı var. Çünkü İnsan mükemmel bir varlık değildir. Kendi içgüdüleriyle, ayartıcı öz benliğiyle her an baş başadır. Bu sebeple insan her an yanılabilir.

İşte bu nedenledir ki İslam, insanın sahip olduğu bu tabiatı gereğince, iyiliği öğütlemek, kötülükten alıkoymak gibi bir otokontrol müessesesi getirmiştir. Bu otokontrol müessesesi, toplumun kendi kendisini kontrol etmesine, kendi istikamet açısını sürekli kılmasına, yenilemesine ve kendi kendisine yönelik bir özeleştiri yapmasına kapı aralamaktadır.

Yukarıda zikrettiğimiz ayetlere ilaveten onlarca ayet bir topluluğu işaret ediyor; “İyiliği önerenler, öğütleyenler; kötülüğe buğzedenler, kötülükten alıkoyanlar…” Bu topluluk için Kur’an’ın ifadesi: “…İnsanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet…” Bunlar, içerisinde yaşadıkları toplumun sigortalarıdır. Eğer bir toplumda bu görevi ifa edecek kimse kalmazsa bilin ki o toplumun sigortası atmış, elektrikleri sönmüş ve karanlıkta kalmışlardır.

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız. Çünkü ALLAH’a inanırsınız…”

Ayetten aldığımız en önemli evrensel mesaj: Allah’a inanmanın en önemli iki belirtisi; “İyiliği yayma ve kötülüğü önleme çalışması ve gayreti…” Ve en hayırlı toplumun “iyiliği yayanlar ve kötülüğü önlemeye çalışanlar” olduğudur. Bir başka ifadeyle, Allah’a inanmanın getirdiği en önemli yükümlülük; “İyiliği yayma, kötülüğü önleme.”

Eğer bir toplumun arasında kendilerini bu görevle sorumlu addeden bir grup olmazsa bu sorumluluk bütün Müslümanlara terettüp eder ve yerine getirilmesi farz olur. Bu görev yerine getirilmiyorsa, toplumu oluşturan fertler, imkân ve farkındalık derecelerine göre bu farzın ihmalinden sorumludurlar. Bir şeyler yapılıyor fakat yetersiz kalınıyorsa yine aynı şekilde herkes sorumludur. Ancak bir topluluk hakkını vererek ayetin gereğini yerine getirdiği takdirde, sorumluluk farz-ı kifaye olarak geri kalanların üzerinden kalkar. Ve bu farz, Elmalılı’ya göre: “Müslümanlar için, imandan sonra dinlerinin onlara yüklediği ilk farzdır.”

Yine Kur’anda buyurulur ki;

Bir de, öyle bir fitneden sakının ki, o fitne içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz. Ve yine bilin ki, ALLAH’ın azabı çok çetindir.  (Enfal:25)

“Sizden yalnızca zulmedenlere isâbet etmekle kalmayan (o toplumda bulunan iyileri de içine alan) bir belâdan korunun… İyi bilin ki Allah, yapılanın sonucunu şiddetle yaşatandır.”

Buradan sonrası ayetin metninde yer almamakla birlikte tüm müfessirlerin ortaklaşa ayetin yorumuna dahil ettikleri cümledir. O da, sadece bu yozlaşmaya meydan verenlere dokunmakla, içine almakla kalmaz, iyiliği emir, kötülükten alıkoyma hususunda ihmallerinden dolayı o toplumun içinde yaşayan ama bu vecibeyi yerine getirmeyen insanları da içine alır.

Yine bir hadiste, “Bir kötülük gördüğünde gücün yetiyorsa elinle engellemeye çalış, değilse dilinle, ona da imkan bulamıyorsan kalbinle buğz et. Bu durumda imanın en zayıf noktasıdır.”

Yine hadisin bir başka metninde, “Bundan sonrasında iman yoktur” buyruluyor.

Resulallah’ın bize öğrettiği bu metoda göre, fiili olarak kötülüğü, gücünü ve nedenlerini ortadan kaldırma çabası kötülüğe karşı eylemdir. Eğer buna güç yetirilemiyorsa bu sefer dille kötülükler önlemeye çalışılır. Tabii buna da güç yetirilemiyorsa, o kötülüğün kötü olduğunu bilmenin yüklediği bir görev olan kötülüğe buğz etme sorumluluğu yerine getirilir. Peygamberimizin ifadesi ile bu, imanın en düşük derecesi, ya da diğer hadis metinlerinde yer aldığı şekliyle, “Kendisinden sonra iman olmayan bir alt sınırdır.”

Yine başka bir hadiste Hz. Peygamber: Emr-i marufu bırakırsanız dualarınız kabul olmaz” diye ifade buyuruyor.

‘Kötüye/zulme buğz etme’ ile ‘adalete muhabbet duyma’ eş değerdedir. Bir insan hem kötüyü, hem iyiyi; hem zalimi, hem mazlumu aynı anda benimseyemez, sempati duyamaz. İyiye, hayırlıya, adil olana verdiğimiz değer, kötüye, şerre ve zulme gösterdiğimiz tepki ile ölçülür.

Güzele, iyiye, hakka ve adalete inanmanın bir bedeli vardır. Çünkü o değerlerin yaygınlaşmasına çalışmak, kötülüğe ve zulme mani olmak ve o uğurda mücadele etmek o değerlere olan inancımızın bedelidir. Ki bu maliyet, katlanılması ağır olan bir bedeldir. Herhalde mükafatı da o ölçüde büyüktür.

Eğer kötülüğe, zulme aldırmıyorsanız, olup bitene tepki vermiyorsanız, yaratılışınızın hikmeti olan fıtrattan uzaklaşmışsınız demektir. Belki fizyolojik ve biyolojik olarak diri sayılırsınız ama manevi olarak ölmüşsünüz demektir. Çünkü kötüye, zulme, adaletsizliğe aldırmamak, kayıtsız kalmak, kötülüğü işlemekten çok daha beter bir durumdur.

İyi olmanın bir bedeli olduğunu bilenler ve inananlar, iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar. O sebeple İslam tarihinin altın çağlarında “Hisbe” müesseseleri kurulmuş: Yani iyiliği öğütlemek ve kötülükten alıkoymak ameliyesi için sivil bir hareket oluşturmuşlardı.

Bu günümüzün STK karşılığı olan bu sivil kurumun sivil üyeleri, toplum içerisinde kendilerini kötülükle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle mücadele ve iyiliği yaygınlaştırma hususunda görevli gibi addetmişlerdi. Bunu kamu erkine bırakmamışlardı. Çünkü kötülükle mücadele ve iyiliği yaygınlaştırma işini eğer yöneticilere bırakırsanız, onlar kötülüğe ve zulme meylettiklerinde onlara kim hakkı ve adaleti hatırlatacak? Kim onları kötülükten ve zulümden alıkoyacak? Onun için İslam tarihinde bu müessese siyasal erkten bağımsız sivil bir müessese olarak çalışmıştır.

İşte bu manada Kur’an, “Siz insanlık adına çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyi ve doğru olanı emreder, kötü ve yanlış olandan alıkoyarsınız” derken içimizden mutlaka diri bir toplumun bulunmasını istiyor. O toplum ölmüş olabilir. Yani sigortası atmış olabilir. Karanlıklar aydınlığı kovmuş olabilir. Her karanlık aslında aydınlığın yokluğu değil midir? Bugün olduğu gibi… Tekrar yeni bir diriliş, yine bu hayırlı topluluğu oluşturmak ve kıyama kaldırmaktan geçiyor.

Baharın habercisi olan kır çiçekleri gibi o ümmetin kışı bitip de toplumsal dönüşümün baharı belirdiğinde, bu baharın gelişini o çiçekler haber verir.

İyiyi emredip, kötüyü nehy etmek Allah’a imanınızın bir gereğidir. İmanınızın bir gereği olarak hakikati insanlığa taşımakla mükellefiz.

Bugün gerek üzerinde yaşadığımız coğrafyada gerekse dünya genelinde Müslümanlar böyle bir sigortadan ve aydınlıktan mahrumdurlar.

Eğer toplumsal dönüşümü menfiden müspete doğru inkilap etmesi arzusunu taşıyorsak bugün Müslümanlar olarak yapacağımız en elzem amel/eylem “Hisbe” teşkilatına benzer bir sivil inisiyatifi oluşturmaktır. Kur’anla tebşir edilen bu topluluk, sadece kendi toplumunu aydınlatmakla kalmayacak, yeni doğan medeniyet güneşinin ziyaları kıtaları aydınlatacak, ısıtacak ve insanoğluna insan olmanın şerefini tattıracaktır. İşte bu dönüşümün başlatıcısı bu topluluk olacaktır.

Bir Müslüman için buna vasıta olmak veya böyle bir topluluğun azası olmak herhalde yeryüzünde yaşamanın en büyük erdemi ve mükafatı olsa gerek. Bu topluluk, yeni bir medeniyetin mayası, temel hammaddesi, tohumu olur. İşte o tohumu adalet ikliminin hakim olduğu toprağa ekerek, Allah’ın izniyle diri, yepyeni bir toplumun ortaya çıkmasına vesile olabilirsiniz.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept