TÜRKİYE SİYASETİNİN MUZMİN/KRONİK HASTALIĞI

by Fahrettin Dağlı
Ne yazık ki, Türkiye’deki partiler ve parlamenter sistem, dar, aşiret anlayışına dayalı bir zaman ve zeminde hastalıklarla malul bir şekilde ve prematüre doğdu. Onun için de bir türlü sağlık bulamadı. Her parti bu hastalıkla malul bir şekilde doğuyor.
Malum, siyaset bir idare/yönetim sanatıdır. Dolayısıyla siyaset yapmak isteyenler de de az çok bu sanata liyakati aranmalı. Peki öylemi? Bugüne kadar ki pratiğinin böyle olmadığını gördük. Siyaset aynı zamanda ciddi bir sorumluluk üstlenmedir. Çünkü nihayetinde insanlar (seçmen) onlara kendilerinin idarelerini emanet ediyorlar. Bu emaneti hukuka ve ahlaka uygun bir şekilde kullanmaları beklenir. Aksi taktirde emanet sahiplerinin hak ve hukuklarına girilmiş olur. Bu da ağır bir sorumluluktur. Ne yazık ki, bugüne kadar bu emaneti yüklenenlerden bu anlamda ciddi bir sorumluluk anlayışı ve endişesi göremedik. Belki tek tük olmuştur ama o da genel kaideyi bozmuyor.
Peki, Türkiye’de siyaset hangi saiklarla yapılıyor?
Genelde dört ana sebep var;
Birincisi, toplumda görünür olmak, çevresinde saygı görmek, kamu imkanlarından yararlanmak ve siyasette kariyer elde etmek isteyenler;
İkincisi, daha ziyade siyasi ve iktisadi çıkarlarına daha iyi hizmet eder anlayışında olanlar;
Üçüncüsü, yaşamının herhangi bir evresinde “biraz da siyaset yapayım veya kariyerimi siyasetle noktalayayım” diye düşünenler.
Dördüncüsü ise, siyaseti gerçekten bir misyon (dava) için yapmak isteyenler. Bunlar, neredeyse nesli tükenmek üzere olan insanlar. Bu insanlar siyasete girseler bile uzun süre orada kalmaları mümkün olamaz. İdeallerinin, heveslerinin gerçekleşme imkanın kalmadığını gördüklerinde oradan ayrılırılar veya ayırırlar.
Seneler önce bir gazeteci bir hatıra nakletmişti; “Belçika’dan geliyorum. Türkiye’de olduğu gibi orada da seçimler var. Partiler, milletvekili adaylığı için toplumsal saygınlığı olan insanlara gidip aday olmaları konusunda ricada bulunuyorlar. Türkiye’ye geldiğimde Ak Parti genel merkezinin önünden geçtiğimde yüzlerce insanın adaylık için kuyrukta beklediğini gördüm.”
Evet, Türkiye’de insanlar neden siyaset alanına bu kadar hevesliler? Bu sorunun cevabını yukarıda vermiştik. Siyaset kurumunu, kişilerin bu beklentileri karşılayan bir yapı olmaktan çıkarmadıkça insanlar buraya heves edecekler ve aday gösterilmeleri için her şeyi yapacaklardır; Yüzsuyu sürme; para veya sair menfaatler temin ederek aracı kılma v.s… Milletvekili olduklarında da bu diyet borçlarını ödemek için gayret göstereceklerdir.
Merkezlerdeki hastalık daha kötü tezahürleriyle taşrada yaşanmaktadır. Delege sistemi; taşradaki aşiret, akraba, çevre ilişkileri ve onları arkalayan merkezdeki baronlarla birlikte tam bir menfaat-çıkar işbirliği…
Evet, bu hastalıklı yapıdan güzel ve hayırlı bir sonuç hasıl olmaz. Siyasetin yegâne amacı, toplumu adil, dürüst ve güven içinde yönetmektir. İnsanların can ve mal emniyetini sağlamaktır. Bu hassasiyeti en yüksek seviyede taşımaktır. İnsan haklarına girmemek için kılı kırk yarmaktır. Zulme asla rıza göstermemektir. Nerede bir adaletsizlik görürse ona itiraz edip, isyan etmektir. Yani, emaneti en üst sorumluluk anlayışıyla yüklenmek ve taşımaktır. Bu zaviyeden bakılacak olsa herhalde büyük çoğunluk bu yükün altına girmek istemeyecektir.
Ne zaman ki, elin ülkesinde olduğu gibi, bizde de, siyasal partiler, teşkilat başkanları ve milletvekili adaylıkları konusunda gidip, toplumun en güvenilir, en ahlaklı ve en erdemli kişilerini bulup aday gösterme kültürü ve ahlakı oluşursa bilin ki, o gün Türkiye, siyasi anlamda önemli bir merhaleye aşmıştır. İnşaallah bir gün…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept