28 ŞUBAT SÜRECİ DEVAM EDİYOR MU?

by Fahrettin Dağlı
Malum, 28 Şubat’ın aktörleri “bu süreç bin yıl sürecek” iddiasında bulunmuşlardı. Ak parti iktidarıyla birlikte bu bin yıllık umudun, hayalin çöktüğünü düşünüyorduk. Ancak yanıldığımızı 15 yıl sonra yaşayarak öğrendik.
Özellikle muhafazakar kesimde 28 Şubat’ın geride kaldığını savunan büyük bir kitle varken benim de içinde bulunduğum az nispette insan neden farklı düşünür?
Bu mülahazaya açıklık getirmek için ilk önce bir sualle başlayalım;
-28 Şubat denilince aklınıza ne geliyor?
Bu soru ve cevabı önemli.
Bu soruyu malum muhafazakar kitleye sorduğumuz zaman alacağımız cevap, üç aşağı beş yukarı şu olur: “Bu süreç, başörtülülerin, mütedeyyin insanların çeşitli zulümlere maruz kaldığı; din ve ibadet hürriyetinin baskılandığı bir dönem…”
Peki, bu cevap bu dönemi kâmil anlamda izah eden bir cevap mı?
Düz bir mantıkla bakarsanız, doğru dersiniz. Ancak daha mufassal baktığınızda ise farklı tablolar görürsünüz.
Adına ne derseniz deyin; ister müesses nizamcı, ister askeri, ister kemalist vesayet deyin veya iktidarın başı sıkıştıkça tekrar ettiği haliyle, derin devlet, üst akıl, faiz lobisi deyin; neticede kendi egemenliklerini korumak isteyen bir takım devlet içi ve dışı legal, illegal yapılar var. Bu yapılar, egemenlikleri için tehlike arz eden her kim / kimler varsa onlara karşı pozisyon alırlar. Yani, daha beylik ifadeyle müesses nizamlarını koruma içgüdüsü… 1991 yılı seçimleri ve sonrasındaki 1995 seçim sonuçlarıyla birlikte TBMM’de İslami muhafazakar kesimin temsilinin artmasıyla birlikte o günün nizamcılarının deyimiyle ‘irtica’ birincil tehlike olarak milli güvenlik belgelerine girmeye başladı.
Aslında bu vesayet hevesçilerinin derdi, kimin neye inandığı ve neyi ne şekilde yaşadığından çok vesayetlerini kaybetme derdi idi. Siyasi ve ekonomik çıkarlarını kaybetme endişesiydi. O günkü İslami anlayışa sahip siyasetçilerin ahlaki duruşu böyle bir endişenin oluşmasını besliyordu. Refahlı belediyelerde rüşvet, iltimas vb. gayri yasal, gayri ahlaki ilişkilerin olmaması bu vesayetçi kesimi iyice endişelendirmişti. Dolayısıyla dindar siyasetçilere yönelmiş siyasi teveccühü kırmanın, boşa çıkarmanın legal veya illegal imkanları arandı.
İşte tam bu sıralarda rahmetli Erbakan’ın medyaya yansıyan bir beyanı oldu. Mealen: “Bugüne kadar bizi iktidar yapmamak için önümüze bin bir türlü engel çıkaranlar şimdi bizi iktidar etmek için çabalıyorlar.” Erbakan bunu hangi saikla ifade etti bilemiyorum. Ancak anladığım şey, ima edilenin doğru yorumlandığı idi. Sözkonusu müesses düzen aktörleri, 1960’tan itibaren gelişme istidadında olan İslami siyasi hareketin iktidar yürüyüşünün önüne engel koyarak, parti kapatarak mani olunamayacağı sonucuna / kanaatine vararak, diğer seçenekler üzerinde çalıştılar. Bunlardan birincisi, biriken enerjiyi iktidara taşıyarak orada bitirtmenin stratejisini gündemlerine alıp, buna munzam koşulları hazırladılar. İktidar cazibesinin bozucu, yoldan çıkarıcı karakterine göre geçit vermeyi ve hatta biraz da iterek daha hızla hareket edip yol kazaları yapmalarının taşlarını döşediler. Evet, iktidar bozar/yozlaştırır; mutlak iktidar ise mutlaka bozar/yozlaştırır. İşte AKP’nin kuruluş macerası bu siyası düşünce sistematiği içinde doğdu.
28 Şubat aktörleri kendi egemenliklerini / hükümranlıklarını korumak; elden gitmesine fırsat vermemek için her türlü hukuksuzluğu yol edindiler. Hukuku siyasallaştırdılar. Veya Perinçek’in ifadesiyle, “hukuku siyasetin köpeği” kıldılar. AKP, bu vesayet rejimine karşı tepkinin toplandığı bir merkez haline geldi. İlk on yıl, cemaatlerin, demokratların ve liberallerin desteğini de arkalarına alarak vesayet rejimine karşı bir mücadele yürüttüler. Başta hukuk içerisinde kalarak mücadele ile başlayan süreç bir süre sonra hukuk dışına taştı ve onlarca hukuksuzluğun doğmasına vesile olundu. Yani, rakiplerinin ahlakı ile ahlaklanmaya başlayınca rotalarını şaşırdılar ve birbirlerine düşmeye başladılar. Hukuksuz süreçlerin sonu çekişme, kavga ve terördür. Yukarıda ifade ettiğim gibi iktidarın bozucu etkisi görülmeye başlandı.
Neticede, 15 Temmuzla sonlanan süreç, arkasında çok büyük bir hukuk tahribatı bırakarak gitti. 15 Temmuz sonrasında ise ilk dönem ortaklarını kaybeden iktidar, bu sefer tasfiye etmeye çalıştığı eski vesayet rejimi aktörleriyle tekrar işbirliği yapmaya başladı.
28 Şubat sürecinin aktörlerinin karşısında ciddi bir toplumsal mukavemet vardı. O kadro, o mukavemeti kıracak gücü kendinde bulamadı ve bir süre sonra da iktidarın el değiştirmesi ile ciddi bir darbe yemiş oldular. Ancak 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ellerine altın tepsi içinde bir davet geldi; iktidar partisiyle işbirliği teklifi…
İktidarlarını sürdürmek isteyen siyasi kadro kendilerine muhtaç hale gelmişti. İşte bu aşamada iktidar erkini ellerinden kaçıran o eski vesayetçiler bu sefer daha büyük bir cesaret toplayarak gelip iktidarın yanında konumlandılar. On yıldır biriktirdikleri kin ve husumetlerini iktidar desteğiyle sürdürmeye başladılar. Bin yıl sürecek iddiası kısa bir kesinti sonrası tekrar kaldığı yerden ve daha baskıcı bir rejimle devam etmeye başladı. Kendi kadrolarıyla başaramadıklarını, köşeye sıkışıp kendi desteklerine muhtaç kalan iktidar aktörlerinin eliyle yaptırmak onlar için bulunmaz bir fırsattı.
Perinçek ve benzerlerinin desteğini başka nasıl izah edebiliriz?
Öyle ya, bu yaştan sonra Perinçek “İslamcı” bir iktidarın temelleri atılsın diye mi AKP iktidarına destek veriyor? Kim buna inanabilir? Tam aksi, Perinçek ve şerikleri AKP iktidarı eliyle dindar Müslümanlara duyulan güveni sıfırlamış olmanın keyfini sürüyorlar. Bundan böyle kim çıkıp da İslami hassasiyete sahip Müslümanların iktidarında; haksızlık, hukuksuzluk, yolsuzluk, adaletsizlik olmaz gibi bir iddiada bulunabilir?
Korkarım ki, bu iktidar gittikten sonra insanlar o eski iddialarını ağızlarına bile alamayacaklar.
Peki, bu tablo ne demek?
Şudur: Bugün dini hassasiyetleri olan dindar kesimlerin karşı karşıya geldikleri tehlike, 1990’ların 28 Şubatından daha tehlikeli ve gelecek için ciddi endişeleri içinde barındırıyor. 28 Şubatta dindarlar üzerinde bir baskı vardı ama aynı zamanda onun karşısında da ciddi, canlı, dinamik bir direniş de vardı. Bugün bu direniş ruhu kırıldı. Ortada sivil inisiyatif bırakılmadı. Dindar mahalleye duyulan güven yıkıldı. Bir metrelik beze hürriyet verildi ama zihinlerin üzerine de kalın bir örtü örtüldü. Dün hürriyetimiz kısıtlandı, bugün ise inancımıza duyulan güven sarsıldı. Sizce dün mü daha kötüydü, yoksa bugün mü?
Evet 28 Şubat;
 Hukuksuz bir rejimin adıdır,
 Ceberut bir anlayışın zorla geliştirdiği bir mühendislik projesidir.
 Binlerce insanın okullarından, memuriyetlerinden olduğu, fişlendiği; düşüncelerinden ve inançlarından dolayı yargılanıp, mahkum edildiği bir rejimin adıdır.
 Ticari faaliyetlerin hukuksuz bir şekilde takibe uğradığı, fişlendiği, iktisadi faaliyetlerinin bürokratik yöntemlerle engellendiği bir rejimin adıdır.
 Ülkenin kurum ve kuruluşlarının işleyiş mekanizmalarının birtakım ideolojik yargılara kurban edildiği bir rejimin adıdır.
Bunların hepsi doğru ve yaşandı.
Şimdi soruyorum; ülkeye kan kaybettiren; gerisinde binlerce mağdur bırakan bu azınlık ve azgın kadrodan hesap soruldu mu? Mahkum olan var mı? Yoksa büyük çoğunluk şöyle veya böyle bugün iktidar ile kol kola mı yürüyor?
Bir başka soru; İktidar, eski vesayetçilerle işbirliği yaparak kendi vesayetini inşa ve ihata etti mi? Buna hayır diyebiliyor muyuz? Diyebilmek için gözlerin kör, kulakların sağır olması gerekir.
Başka sorular; Bürokraside bir sürek avı oluşturulup binlerce insan, basit mülahazalarla işlerinden, aşlarından edildiler mi? Fişlendiler mi? Konusu suç teşkil etmeyen düşünce ve fiillerden dolayı insanların hürriyetleri kısıtlandı mı? İnanç tercihlerinden dolayı binlerce insan takibe uğradı mı? Fikir ve düşünceleri nedeniyle binlerce insan yargılanıp mahkum edildi mi? Hadi buyurun bu sorulara karşı ‘hayır öyle bir şey olmadı’ diyebilecek bir babayiğit çıksın! İşin en acı tarafı da bu kadar haksızlığın, hukuksuzluğun, eski vesayetçilerle ittifak halinde yapılıyor olmasıdır…
Bu sürecin sonunda şunu tekrar öğrenmek bahtsızlığına eriştik; Bu ülkede kim gücü ele geçirirse, legal ve illegal örgütlerle işbirliği yaparak kendi 28 Şubatlarını inşa ve tahkim ediyorlar.
Anlayacağınız 28 Şubat bitmedi, sadece kılık değiştirdi. Ve daha sinsi bir şekilde toplumun yapısını, değerlerini kemirmeye devam ediyor. Yönetime, hukuka olan güveni yerle yeksan ediyor. Dindar kesime duyulan güveni yok edildi.
Şimdi tekrar soruyorum; Sizce 28 Şubat süreci bitti mi, yoksa daha azgın ve sinsi bir şekilde devam mı ediyor?

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept