İktidar 19 yıldır “dindar nesil” hamaseti ile yatıp kalkıyor. Bir defa şu cümlenin altını kalın bir çizgiyle çizmiş olayım; Dindar veya dinsiz nesil yetiştirmek devletlerin görevleri arasında değildir. Tam aksi “gölge etme başka ihsan istemem” motto cümlesinin geçerli olduğu bir alandır.
Devlet dediğimiz cihaz bütün inanç ve değerlere karşı eşit ve adil olmak mecburiyetindedir. Herkesin, inanç ve değerlerini herhangi bir engelle karşılaşmayarak yaşamaları ve yaymaları hürriyetini temin etmekle mükelleftir. İnanç alanı tabiatı gereği sivildir ve müdahale kabul etmez. Onun için her kim neye inanıyorsa devletin pozitif veya negatif müdahalesi olmadan ona yaşama ve yaşatma hürriyeti sağlanmalıdır. Din ve inanç alanı tamamen sivil inisiyatife bırakılmalı ve devlet sadece belirlenen ölçü ve nizamlar içinde denetleyici fonksiyonunu ifa etmeli.
Peki, uygulama böylemi? Böyle olmadığını, tam aksi tamamen devlet hiyarerşisi ve kontrolu içerisinde örgütlenen bir din kurumsallaşmasının olduğu gerçeği gözümüzün önünde duruyor. Dolayısıyla siyasal iktidarların ideolojik tutum ve davranışlarına göre şekillenen bir din anlayışı gelişiyor. Birisi din karşıtlığı üzerinden bunları yaparken, diğeri de din milliyetçiliği üzerinden yapıyor. İkisi de inanç alanına zarar vermenin ötesinde bir şeye hizmet etmiyor.
Bu girizgahtan sonra başa dönelim. İnançlar her zaman siyasetin mevzusu olmuştur, olacaktır da. AKP iktidarı öncesinde dini inançlara ve dindar kesime yönelik baskı ve sindirme siyaseti bir bakıma AKP iktidarını doğurdu. Ve muhtemeldir ki, bugün yapılanlar da kendisinden sonraki gelecek siyasal anlayışın tohumlarını ekmektedir.
Samimimiyet (İhlas) kaybolunca işte böyle kendi kendini tekrarlayan, doğuran süreçlere mahkum oluyoruz.
AKP iktidarı dindar nesil söyleminde samimi mi? Bu samimiyeti ölçmek mümkün mü?
Elbette mümkün…
Yazının başlığındaki veciz sözde ifade edildiği gibi; “Ayinesi iştir lafa bakılmaz.” Hele hele azığı hamaset ve belagat olan bu iktidar aktörlerinin laflarına değil, işlerine bakılır.
Evet, gelelim samimiyetin miyarına, tartısına… Hiç de öyle uzun uzun ölçümler yapmaya gerek yok. Sadece terazinin kefesine bir kaç soru bırakıp, cevaplarını da izan ve insafınıza bırakıyorum.
-İktidarın kontrolünde olmayan kaç medya kuruluşu kaldı? Yani, iktidarın bir dediğini ikilemeyen bir ana akım medya var mı?
-Hadi diğerlerini geçtim. ATV ve AHaber, iktidarın yayın organı gibi çalışmıyor mu?
-Peki, bunların yayınlarında iktidarın seslendirdiği manada bir yayın politikası güdülüyor mu? Yoksa tüm toplumsal mahremiyet, ahlak ve edep sınırları aşındırılıp yerle yeksan mı ediliyor?
-Bugüne kadar bu yayınlardan dolayı bir şikayetleri oldu mu? (Gerçi şikayete bile gerek yok. Bir şifahi emirle yayınlarını durdurabilirler ve hatta daha ilerisi yayın ruhsatını bile iptal edebilirler.)
-Hele hele ATV de yayınlanmakta olan bir programda her türlü çirkinlik alabildiğine fütürsüzce yayınlanmaktadır. Bu ve benzer programların aile içerisinde seyredildiğinde nasıl bir tahribat oluşturduğunu düşünebiliyor musunuz?
Bu kadar soruyla iktifa ediyorum. İktidar imkanlarıyla finanse edilen bu medya kuruluşlarının günahlarını saymaya kalkışsam herhalde bir kitap boyutunu bile aşar. Her türlü yalan, uydurma /asparagas haber, dedikodu, karalama, iftira, din /inanç istismarcılığı v.s. gırla gidiyor. İktidarın bu yayınlar karşısında bugüne kadar bir hoşnutsuzluğunu tanık olmuş değilim.
Peki, şimdi ey ehli insaf, lütfen söyler misiniz; bu arkadaşların samimiyetine nasıl güvenelim?
İktidarlarının devamına hizmet edecek her türlü yayın ve neşriyata müsamaha, höşgürü ve hatta teşvik; iktidarlarına hizmet etmeyenlere de, velevki hayırlı faaliyetlerde bulunuyor olsunlar, her türlü engel ve yasak…
Ve neticede dillerine pelesenk ettikleri “dindar nesil” söyleminin de samimiyet aynası, terazisi ortada. Bırakınız dindar nesli, bugün dindar gençlerin önemli bir kesimi dinden uzaklaşıyorlar. Bunun muhasebesini yapmayan akıl ölmüştür.