Eskiler bir zenginliği, bir nimeti tanımlarken (devlet) tabirini kullanırlardı. Onlar için devlet demek, sahip olunan her türlü zenginlik demekti. Onun için bir kişinin eriştiği nimeti överken “başına devlet kuşu kondu” derler.
Demek ki, “devlet”, sadece fiziki sınırları belli olan bir toprak parçası değil, belki de ondan daha önemlisi, sahip olunan zenginliklerdir. Herhalde bir toplum için bu zenginliklerin en başında da “yetişmiş insan gücü” gelir.
Türkiye toplumu yetişmiş insan gücünün ilk büyük kaybını Çanakkale’de yaşadı. Ondan sonra da giydiğimiz ideolojik gömlek nedeniyle uzun yıllar belli kesimlerin gücünü uzak tuttuk. 1960’dan bu tarafa da her darbe ile birlikte tırpanlamalar yaptık. Rejime tehlike oluşturduğuna ihtimal verdiğimiz yetişmiş insan gücünü, gözlerimizi kırmadan tasfiye ettik. Hepsinin de ortak diyalektiği, “devleti korumak ve kollamak.” Halbuki, devlet dediğiniz organizasyon, farklı düşünce ve fikirlere sahip insanların zenginliklerini bir araya getirerek, tartıştırarak mutlak hakikate erişerek, daha uzun ömürlü kılınabilir. Burada yapılan ise, “Devleti koruma” söylemi ile aslında rejimlerini ve şahsi iktidarlarını uzun ömürlü tutmaktır.
Türkiye, 2000’lı yıllara girdiğinde ciddi genç ve yetişmiş bir insan gücü potansiyeline sahipti. Eğer dışımızdaki ülkeler için kıskanılacak, haset edilecek bir mevzu bahis konusu edilecekse, herhalde o da bu zenginlikti. İşte bu zenginliği sevk ve idare etmek de çok büyük bir beceri ve uzmanlık gerektirir. Yeteneksiz bir orduyu idare etmek kolaydır. Emrinize harfiyen uyarlar. Fakat nitelikli bir orduyu idare etmek de o derece zordur. Çünkü emir komuta mevkiine farklı görüş ve önerilerle gelinir. İşte burada da komuta gücünün yeteneği devreye girer; farklı düşünceleri bir potada eritip; saf ve duru olan gerçekliği yakalar/erişir.
İşte bugün kaybettiğimiz zenginlik/servet budur. Sizinle aynı düşünceyi ve fikri paylaşmayan insanları farklı siyasi/ideolojik mülahazalarla saf dışı bırakıp; emre itaate hazır orduları getirirsiniz. Neticesi ne olur? Bir süre sonra ne sizin krallığınız ve ne de beylik söyleminize çerez kıldığınız “devletin varlık ve bekası” kalır. Çünkü iyi veya kötü tüm rejimler ancak üstün bir zeka ve tecrübeyle ayakta tutulabilir.
Sonuç olarak bugünümüz için söyleyebileceğimiz en önemli çıplak gerçeklik; “Devletin varlık ve bekası” söyleminin/iddiasının arkasında gizlediğimiz büyük “Devlet” kaybıdır. Evet, biz büyük bir devleti kayıp ede ede geldik. Her darbeden sonra güya “ağacın daha iyi ve sağlıklı büyümesi için budadık” söyleminin arkasına sığındık ama yanlış ve isabetsiz budamalarla ağacın hayat damarlarını öldürdük. Yani, başa dönüp söylediğimizle noktalamış olalım; “Belki siyasi devletinizi veya hükümranlığınızı korumuş olabilirsiniz ama o halk deyimi ile ifade edilen, büyük zenginliği işaret eden “DEVLET”i kaybettiniz. Geçmiş olsun…