Son zamanlarda bazı ilahiyatçılar geçmişe dair hayal kırıklıklarını değişik ifadelerle dile getiriyorlar.
En son itiraf da, Türkiye’de ilahiyat camiasında herkesçe tanınan, bilinen birisinden geldi. Ve hicranını da Rıza Tevfik’in şu mısraıyla dile getirdi;
“Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.”
Rıza Tevfik’in geçmişte Abdülhamid’e karşı tutumundan dolayı ona bir bakıma özür ve helalleşme babından yazdığı şiirinden alınma bir mısra.
Şiir’deki dörtlük de şöyle:
Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.
Beni bugüne kadar takip edenler bilirler ki, yazılarımda mümkün olduğu ölçüde kişilerden ziyade konu temalı yazılar yazıyorum. Tek istisnası siyasi iktidar ve aktörleridir. Bu da, tabiatı gereği öyle icap ediyor. Onun için burada da her ne kadar bahse konu kişinin ismini vermemiş olsam da az çok sosyal medyayı takip edenler kimden bahsettiğimi bilmişlerdir. Ancak ben yine de prensibimi bozmamak adına açık isim yazmıyorum. Gerçi bu yazımda yine şahıstan ziyade genel bir bakışla yazmaya çalışacağım. İfade ettiğim gibi geçmişe dair pişmanlık itirafı sadece sözkonusu ilahiyatçıyla sınırlı değil. Çok sayıda ilahiyatçının itirafıdır bu. Hatta birisi, gelen ağır tepkiler ve sözel saldırılara daha fazla dayanamayarak ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Bu ilahiyatçılarımızın geçmişlerine, çocukluklarına, gençlik yıllarına baktığımız zaman ortak bir sosyal ve dini muhitten çıkıp geldiklerini görüyoruz. Dolayısıyla ayni sosyal çevrenin kültürüyle yoğrulduklarını müşahede ediyoruz. Kimilerinin yakıştırmasıyla “İslamcı” bir gelenekten geldikleridir. Her ne kadar şahsen böyle bir sıfatı kullanmayı doğru bulmamakla birlikte sıklıkla onunla anıldıkları için mecburen ben de tırnak içerisinde ifade ediyorum.
Bir defa bugün böyle bir tablo ile karşılaşıp sözkonusu hayal kırıklıklarını, mahalleye küskünlüklerini dile getirenlerin önemli bir kısmının yaş ortalaması 60 ila 70 arası. Yani, çocuklukları, gençlikleri 1960 ila 1970’lı yıllara rastlar. O gençlik heyecanlarının, umutlarının dip diri yaşandığı hareketli günler…
İnsanlar da elbette zamanın ve şartların değişimiyle bir gelişme vetiresi yaşayacaklar. Bu durum fıtratın bir gereğidir. Tekâmül için her an kendilerini yenileyecekler, güncelleyecekler. Her an bir sorgulama içerisinde yanlışlarını teşhis eden ve onları tashih eden bir süreç. O hareketli dönemleri, o hamasetin aklı baştan aldığı, o olağan üstü şartları çoğumuz yaşadık. Elbette o günden bugüne çok şey değişti. Dünya hızlı/baş döndürücü bir değişimi yaşıyor. Dolayısıyla hiç kimse bundan azade değildir. Bu değişimi izlemeyen, ona göre tashihler, eksiltme veya ilaveler yapmayanlar çağın kaybedenleri arasına girerler; zamanın akışına karşı koyamazlar ve bir süre sonra bir yenilgi, iflas psikolojisi yaşarlar. Veya geçmişlerine takılı kalıp sadece tekrarlarla, geçmiş hülyalarını anmakla tatmin bulurlar.
Burada esas olan şudur; hayatın zorunlu değişim sürecinde kendimizi hangi ölçü ve kıstaslarla ve neye göre tashih ettiğimiz önemlidir. İlmin, ahlakın ve tecrübenin önümüze koydukları mı; yoksa konjonktürel şartların; reel politiğin dayattığı pozisyon alma mı? Öyle kanaat ediyorum ki, yaşanılan ve bugün itiraf edilenler gösteriyor ki, daha ziyade ikinci tercih sözkonusu.
Her ne kadar ilahiyatçı değilsem de dinini öğrenme ve yaşama gayretinde olan birisi olarak ben de çok zorlu süreçleri yaşadım. Yaşadıklarımdan dolayı çok üzüldüğüm ve hatta sıkıntılardan dolayı hastalandığım süreçleri bilirim. Farklı muhitlerde, farklı mahallenin bireyleriyle temaslarımız oldu. Dış dünyayı keşfettim ve o güne kadar ki, doğru bildiklerimi, ezberlerimi çek etme fırsatı buldum. Ancak bu yaşadığım acı hatıralardan dolayı da asla bir pişmanlık duymadım. Elbette “o gün onları yaşamamız icap ediyordu; yaşadık” deyip geçmiyorum. O günlerde yaşadıklarımdan bugünüme dair çıkarımlar yapıp, gerekli tashih / düzeltmeler yaptıktan sonra geçmişe takılmadan geleceğe yönelmeyi tercih ettim. Ve bu fıtrata uygun değişim sürecinde Allah’ın onca yardımına mazhar olduğumu da düşünerek hamd ediyorum.
Dünkü hayatı yaşarken birilerine/bazılarına yaranmak; onlara hoş görünmek; onların kabulüne şayan olmak; onlar tarafından akredite olmayı beklemek gibi bir derdim olmadığı gibi eğer icap ediyorsa hiç düşünmeden bulunduğum muhitten hicret etmeye de tereddüt etmedim. Hayat süreğendir. Her aşaması, her merhalesi yeniden durup, bir durum muhasebesi yapıp durmayıp yola devam etmektir.
Elbette bu yolculukta insanları en iyi motive eden vesileler, insanların iman ettiği değerlerle, kendince ideal gördüğü amaç ve hedeflerdir. İnsanı son nefesine kadar canlı ve diri tutan da bu haleti ruhiyedir. Onun için de Hz. Peygamber, “İki günü eşit olan ziyandadır” diye ifade buyuruyor. Dolayısıyla insan, hayata anlam kazandırmak istiyorsa her gün bir gün öncesinin muhasebesini yapıp bir gün sonrasının planlamasını yapmalı.
İşte bu minval üzere bir hayatı inşa ve ihata edenler geçmişlerine dair öyle derin bir pişmanlık/hayal kırıklığı yaşamazlar. Mevzuyu şahsileştirmek istemediğimden dolayı böyle genel izahlarla vuzuha kavuşturmaya çalışıyorum. Eğer prensibimi bozmuş olsaydım son günlerde bu beyanlarda bulunan arkadaşların dünü ile bugününü bir tabloda karşılaştırır ve yaşadıklarının sebeplerini dışarıda aramak yerine nefislerinde aramalarını salık verirdim.
Bir de mevzuun şu önemli boyutu vardır; Bir defa eğer bu “Din”e mensubiyet adına bir müktesebata sahip olduğunuz gibi bir iddianız varsa daha çok dikkatli adım atmanız icap eder. Sahip olduklarımız her ne kadar çabamızın/gayretimizin bir eseri gibi görünse de verenin Allah olduğunu asla ihmal etmemektir. Nefse pay çıkartmamaktır. Allah muhafaza eğer aksi varit olursa işte bugün bazı arkadaşların yaşadığını yaşarız. Ülkede binlerce insanın sizi takip etmesi, size övgülerde bulunması; size saygı ve hürmet etmesi karşısında Rabbinize sığınıp, “bu marifet bana ait değil; senin lütfundandır” deyip nefsimizden geçmezsek korkarım ki, sahip olduklarımızın altında kalıp helak oluruz.
Mevzuyu buraya getirmişken Rahmetli Elmalı’dan bir hatıra nakletmiş olayım; Mealen diyor ki, “Tefsiri yazmaya başlamadan önce çok düşündüm; “Altından kalkabilir miyim? diye… Bir süre sonra “Bismillah” diyerek yazmaya başladım ve dördüncü cildi bitirdiğimde kendi kendime, “Aslında endişe ettiğim kadar da değilmiş; gayet iyi gidiyor” diye nefsime bir pay çıkardım. Ve o gece bir rüya gördüm. Rüyamı yorumlaması için abime gittim. Kapıdan girdim ve ‘Abi bu gece bir rüya gördüm’ demeye başladım ki, bana, “anlatmana gerek yok; çünkü aynı rüyayı ben de gördüm. Git nefsini tezkiye et” dedi. Bunun üzerine yazmaya ara verip dört aya yakın oturup nefsimi tezkiye ettim ve ondan sonra da kaldığım yerden devam ettim.”
Yine benzer bir hatırayı İmam Rabbani nakleder; “Mektubatı yazarken bir gece adeta kalem elimden kayıp gidiyormuş gibi geldi. Ve bundan dolayı nefsime pay çıkardım. Ertesi günün sabahı yazdığım karalamaları temize geçirmek için oturdum. Akşam yazdıklarımda öyle fahiş bir hata buldum ki, hemen kalktım ve seccadenin başına gittim, secdeye vararak; ‘Rabbim sen ne kadar Ğayyursun ki, kendi kitabından gayri yanlışsız bir şey bırakmıyorsun.’ diyerek affımı diledim.
Bu yaşanmış örneklikler üzerinden ne demek istediğimi anlaşılır kıldım herhalde. Ne yazık ki, ilahiyatçılarımızın bir kısmı bu akıbetle karşı karşıya geldiklerinde bu çetin muhasebeyi yapmadıkları ve nefislerine pay çıkardıklarından dolayı böyle derin hayal kırıklıklarını yaşıyorlar. Ama bu hayal kırıklıklarını bile dile getirirlerken yine nefisleri adına hakkıyla bir tezkiyede de bulunup doğru bir tashih yapmadıkları kanaatindeyim. En üzücü tarafı da bu…
Son olarak şunu da ifade ederek daha fazla sabrınızı zorlamayayım; Bilgi elbette önemlidir. Ancak belki ondan daha önemlisi o bilgiyi hikmet mayasıyla yoğurup ruhlara gıda olsun diye ekmek haline getirmektir.