Bir Hatıra ve Bir Müslüman Yöneticinin / Yargıcın Dinine Olan Hizmeti

by Fahrettin Dağlı

Bu başlıktan hareketle kimse buradaki maksadım / muradım olan hususu sağa sola çekiştirip polemik konusu yapmasın lütfen; maksadından uzaklaştırmasın. Bir Müslüman veya başka bir inanç mensubu kişi, ister bürokraside ister siyasette bulunsun her halükârda hayatını inandığı dinin / inancın gereklerine göre yaşama hakkı olmalı ve asla yargılanmamalı, yadırganmamalı; kınanmamalıdır. Hele hele neo-laisist bir jakoben anlayışla bunu laikliğe aykırı bir tutum ve davranış olarak da takdim etmemeli. Din / inanç bir yaşam biçimidir. İnsanlar inanmak veya inanmamakta muhayyerdirler. Kişi “inandım; iman ettim” diye bir iddiada bulunuyorsa, bu iddiasını da söz ve fiilleriyle yaşamına geçirmeyi arzu ediyorsa, talep ediyorsa hiçbir kimsenin, hiçbir gerekçeyle buna olumsuz bakmasına hakkı olamaz ve bundan dolayı da kişi kınanamaz / ayıplanamaz.

Bu anlamda inanç sahibi insanlar da bu ülkede siyaset yapacaklar; ehil olmak koşuluyla bürokraside görev alacaklar, hayatın bütün alanlarında özgür bir şekilde faaliyet gösterecekler. Burada önemli olan husus, toplumun hukukunu ilgilendiren bir alanda görev yapıyorsa şu gerçeği asla ihmal etmemeli, göz ardı etmemeli ve lüzumsuz bir hassasiyet olarak görmemelidir. O da nedir? Bu toplumun neredeyse 72 fırkadan oluştuğu bilincinde olmaktır. Eğer Müslüman bir idareciysen, bir başka inanca iman etmiş bir kişi de olsa onun hakkını ve hukukunu gözetmek ve onun inancını yaşamasının güvencesini / teminatını vermelisiniz.

Kimsenin, bir başkasının inancını sorgulama hakkı olamaz. İdareciye düşen, o her neye iman ediyorsa onun inancına saygı duyup, inancını yaşama hürriyetinin önündeki engelleri kaldırıp; uygun iklimi oluşturmaktır. Herkesin kendi inancını yaşama ve yayma hürriyetinin önüne geçmemektir. Herkese adil muamelede bulunmaktır; ayırımcılık yapmamaktır. Hatta kendisiyle aynı inanca mensup olmayanlara karşı daha müsamahakâr; daha pozitif olmayı başarmalı ki, o kişinin aklına kendisine ayırımcı davranıldığına dair bir şüphe gelmesin.

Şimdi gelelim yaşadığım bir hatıra üzerinden bu düşünceyi soyutlamaya…

1990’lı yılların ortası; müfettişlik yapıyorum. O zamanlar Sağlık Meslek Liseleri (SML) Sağlık Bakanlığı’na bağlıydı. Bir ilçe’de, SML’sinden birkaç öğretmen, okul müdürünü ideolojik ayırımcılık yaptığı iddiasıyla şikâyette bulunmuşlar. O dönemki Teftiş Kurulu Başkanı sağ görüşlü bir insan. İncelemeyi verirken şöyle bir sözel şerhi de bana ifade etti; “Okul müdürü sağ görüşlü bir idareciymiş; şikayetçi öğretmenler ise sol görüşlü, gerisi size emanet” dedi. Mesajı almıştım!

Gittim inceleme mahalline. Ön bir incelemeyle mevzuyu kavramıştım. Okul müdürünün ayırımcı, ötekileştirişi bir anlayışta olduğunu ve sözkonusu şikayetçi öğretmenlerin de gerçekten mağdur edildiklerini tespit ettim. Bunun üzerine incelemeyi biraz daha genişleterek okul müdürünün yöneticilik uygulamalarını bir bütün olarak mercek altına aldım. Gördüm ki, akçeli işler de dahil olmak üzere o okulda onlarca usulsüz iş ve işlemlerde bulunmuş. Bu ayıplarını da kapatmak için süreci ideolojik bir kavga varmış gibi bir mahiyete dönüştürmüş. Bir okul idarecisine yakışmayacak onca iş ve işlemde bulunmuş. Bunun için hem idari ve hem de mali hususlarda kapsamlı bir inceleme yaptım. Tanzim etmiş olduğum raporları bakanlığa teslim ettim.

Şimdi gelelim sürecin mevzumuzla ilgili olan asıl boyutuna. Bireysel olarak inandığım değerleri yaşamakta -başkaları nasıl düşünür gibi- bir endişeye kapılmadan özgür bir şekilde yaşamayı tercih eden bir haleti ruhiyem vardır. İnandığım değerler uğruna her zaman yorganı yakmaya hazırımdır. Memuriyet hayatımda, inancımın gereklerini yaşamakta hiçbir çekincem olmamıştır. Beş vakit namaz kılan bir insan olarak namazlarımı gizleme ihtiyacı da duymamışımdır. Herkesin 28 Şubat’ta temel dini ritüellerini yerine getirmekte çekindikleri bir dönemde hiçbir zaman gizleme ihtiyacı duymadım. Bu anlamda takkiye anlayışına kesinlikle prim vermedim.

İnancım odur ki; herkes neye inanıyorsa hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeyerek inancının gereklerini yerine getirmelidir.

Evet, bu inceleme esnasında da namaz vakitlerinde okulun mescidinde namaz kılıyordum. Okul şehir dışında olduğu için mecburen orada kılıyordum. Okul müdürü de beş vakit namaz kılıyordu. Bu durumu gören şikayetçi öğretmenler, haliyle; “biz kimi kime şikâyet ediyoruz? İkisi de aynı inanca mensup; bu şikayetlerimizden bir şey çıkmaz, hatta aleyhimize sonuçlar çıkabilir.” diye kendi aralarında konuşmuşlar.

Neyse, dediğim gibi raporlarımı tanzim edip, bakanlığa teslim ettim. Baştan da ifade ettiğim gibi olayın kahramanı okul müdürünün arkasında bir politik destek de vardı. Haliyle raporlar uzun süre işleme konulmamıştı. Dolayısıyla müşteki öğretmenlerin umudu daha da zayıflamış. Müfettişlikte genel teamül de şudur; Müfettiş raporunu bakanlığa teslim ettikten sonra arkasını takip etmez. Gerisi ilgili idari ve yargısal birimlere kalır.

İncelemeden yaklaşık üç-dört ay sonra bir gün teftişteki odamın kapısında o şikayetçi üç kadın öğretmen, ellerinde de bir çiçekle belirdiler. Hoşbeşten sonra, “hayırdır arkadaşlar bu ziyaret-i sebebiniz nedir?” diye sordum.

Cevaben; “Efendim, helalleşmeye geldik. Sizleri namaz kılarken gördüğümüzde, taraflı olacağınıza dair içimize şüphe düşmüştü. Raporların sonuçları da gecikince bu kanaatimiz güçlendi. Ancak şimdi öğrendik ki, bizim müşteki olduğumuz tüm hususlarda siz gereğini yapmışsınız. İşte bu mahcubiyetimizi ifade etmek ve sizden özür dilemek maksadıyla geldik; bu çiçeği de bu özrün bir güzelliği olarak kabul edin lütfen” diye nezaketlerini ifade ettiler.

İşte ben de orada o öğretmenlere inancımın gereğini ifade ettim;

“-O kıldığım namaz, bana adaleti emrediyor;

-O kıldığım namaz, bana insanlar arasında ayırımcılık yapmamamı emrediyor;

-O kıldığım namaz, bana insan haklarına girmemeyi; insanlar arasındaki ihtilafta o insanların kimliğine bakmadan mazlumun / mağdurun yanında, zalimin / haksızın karşısında olmamı emrediyor.

-O kıldığım namaz, bana verilen bir emaneti korumamı emrediyor. v.s.

Bana emanet edilen bir görev var. Bu görevi meri hukuk kaideleri içerisinde incelemem gerekiyor. Ben de bu inanç, anlayış ve vazife sorumluluğuyla yaptığım incelemenin sonucunda suçlu gördüğüm kişinin fiillerine karşılık gelen idari ve adli cezaları önerdim. Ne ona ve ne de sizlere bir haksızlık, adaletsizlik yapmama konusunda azami gayreti gösterdim. Onun için bu çiçeği hak edecek bir şey de yapmış değilim; sadece görevimi yaptım, nezaketinize çok teşekkür ediyorum. Yaptığım görevimin gereği olan bir işin karşılığında, nezaketen de olsa bir şey almama konusunda prensibim vardır; onun için de getirdiğiniz çiçeği çıkarken lütfen sekreterin odasına bırakın.” diyerek onları uğurladım.

Başta dediğim gibi verdiğim bu örneğin abartılacak bir tarafı yok. Ancak ne yazık ki, son yıllarda yaşadığımız onca haksızlık ve adaletsizlik karşısında bu örneğimiz, sanki ekstrem bir tutum ve davranışmış gibi yorumlanabiliyor.

Evet, bir Müslüman idarecinin / yöneticinin dinine en büyük hizmeti, halkına adil davranmasıdır. Kimliğine; ırkına, inancına bakmadan eşit ve adil muamelede bulunmasıdır. Kendisiyle aynı inancı paylaşmayanların hak ve hukukları konusunda daha azami bir dikkat ve itina göstererek, onların güvenlerini zedelemeyecek bir tutum ve davranış içerisinde olmasıdır.

Bugün örneğine çok az tanık olduğumuz bir hatırlatmada bulunduğumun farkındayım. Ne diyelim, bize düşen, hakkı ve adaleti hatırlatmaktır.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept