Siyasette Tanınırlık, Bilinirlik

by Fahrettin Dağlı

Cumhurbaşkanlığı adaylık açıklamamla birlikte erdemli siyaset yapabilmenin önündeki yapay engeller, problemler yeniden sayılıp, tüketilmeye başlandı. Bunlardan en önemli ikisini iki yazı konusu yapacağım. Bu yazıda, tanınırlığı, bilinirliği mevzu edeceğim.

Sosyal medya mecralarında şu sorularla muhatap oluyorum;

Aday oldunuz ama şu hesapları yaptınız mı?

Neler onlar?

1. Tanınırlığınınız, bilinirliğiniz kısıtlı. Bu nedenle aday gösterilebilmeniz için gerekli olan yüz bin imzayı bulabilecek misiniz?

2. Diğeri ise, bu kadar iddialı bir göreve talip olmanızdan dolayı gerekli olan finansı karşılayabilecek misiniz?

Aslında handikap gibi gözüken bu iki temel soru aynı zamanda siyasetimizin de en önemli sorunsalıdır.

Tanınırlığın, bilinirliğin ölçüsü ne?

Şimdi bir çırpıda binlerce isim sayabilirim; çok şöhretli, popüler binlerce insanın isimlerini…

Bir defa öncelikle şu soruyu sormak lazım; bu kadar tanınırlığı olan, bilinirliği olan bu insanlar, ülke son derece ağır problemlerle boğuşurken bir inisiyatif alabildiler mi? Bu konuda risk alacak bir çaba içerisine girdiler mi? İktidarın zulüm politikalarına karşı bir reddiyede bulundular mı? Kendilerinden beklenilen bir inisiyatif geliştirdiler mi?

Peki, tanınırlık neyle mümkün olacak? Ya iyilik, erdemlilik veya kötülük, zulümle… Nûşirevan ve Haccâc gibi…

İyiyi, güzeli, adil olacak olanı arayıp bulmak insanlar için bir görev değil mi? Yırtık insanların; ölçü, edep tanımayanların, hedefe varmak için her yolu mubah görenlerin çoğunlukla tanındığı, bilindiği; ahlak, edep, erdem sahiplerinin siyasetten ve kamudan mümkün olduğu nispette uzak kalmayı tercih ettikleri bir ülkede nasıl olacak bu iş?

Tezgâhtan kavun, karpuz seçerken bile onlarcasını elden geçiren insanların başlarına yönetici seçerken en azından aynı hassasiyeti göstermeleri gerekmez mi? Bir arama, sorma gayretine girmeleri beklenilmez mi? Bulanların arayanlar olduğu hikmetini kavramazlar mı? İşte problemimizin istinat ettiği en önemli kaideler bunlar…

Bugüne kadar partilerin politikaları, kadro yapıları, parti içi demokrasinin olmayışı, lider merkezli yapılar olması, insani ve ahlaki anlamda bir siyasal geleneğin oluşmamış olması bu insanları aktif siyasetten uzak tutmuş olabilir mi? Bu soruyu sahici olarak kendimize sorup cevap aramamız gerekmez mi?

Bugüne kadar az bir istisna dışında siyaseti bir ikbal; sosyal ve ekonomik nüfuz elde etme vasıtası olarak görüldüğü biliniyor. Ülkeyi yönetmeye ehil binlerce insanın sırf bu nedenlerle siyasete mesafeli durduğunu bilmeyen var mı?

Diğer taraftan bu insanların partilerinde siyaset yapmasına sıcak bakmayan parti yönetimlerinin olduğuna kanaat getirmeyen var mı?

Şimdi insaflıca bana söyleyin lütfen; bu insanların tanınırlığı, bilinirliği nasıl olacak?

Kendimizi yine popülariteye, seçkinci anlayışa mahkum mu sayacağız?

Hele hele Müslümanlık iddiasında bulunanlar için bunun ne kadar sakıncalı bir tutum ve davranış olduğunu uzun uzun anlatmama gerek var mı?

Tarih bu tür misalleri bize haber veriyor. Aynı delikten defalarca ısırılmak gibi tarihi hakikatten nasiplenmemişsek denilecek bir şey yok.

Evet, şahsen -haşa- ilahi bir hakikatmiş gibi insanların iradelerinin önüne çekilen bu prangalar kırılmadıkça gerçek bir kurtuluşa erişmemiz mümkün değil.

İkinci yazımda da “siyasetin finansmanı” sorunsalını örnekleyerek yazacağım inşallah.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept