Birkaç yıldır genelde Kur’an’da geçen tüm kıssalar ve özelde de Hz. Musa ve kavmi ile ilgili kıssaları okuyor ve soyutlamayla bugünümüze dair bazı çıkarımlarda bulunmaya çalışıyorum. İman etme beyanında bulunan Müslümanlar için Kur’an ve Hz. Peygamber birer rehber ve kılavuzdur. Hakikate, her ikisinin ışıklandırdığı yol işaretleri ve uyarıları üzerinden varılır.
Kur’an aynı zamanda insanlık ve Peygamberler tarihinin geçidini resmeder. Hz. Peygamberin nübüvveti ve Kur’an’ın inişi ile birlikte insanlığa; yitirdikleri, unuttukları hakikat hatırlatılarak kendilerini yeniden tashih etmeleri ve kemale erişmeleri için bir yol haritası veriliyor. Harita üzerinde kendilerinden önce yaşamış kavimlerin yaşadıkları yer ve kalıntılar işaretlenmiş ve aynı geçitten geçecek olurlarsa görecekleri etnografik kalıntıların ve benzer tehlikelerin kendilerini de beklediği bildiriliyor. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz; Hz. Muhammed (sav) ile birlikte ‘din tamamlandığına’ göre insan hayatını inşa eden bu dinde bir noksanlık kalmamış demektir. Hz. Peygamberden sonra insanlığın karşılaştığı veya karşılaşacağı hiçbir problem gösteremezsiniz ki, Kur’an’da veya Hz. Peygamberin hayatında mikro düzeyde de olsa bir karşılığı olmasın. Eğer, bu gerçekliğe rağmen ‘problemimin karşılığını bulamadım’ diyen varsa o eksikliği kendi aklında arasın. İman edenler için bu böyledir.
İnsanoğlu bütün bu hakikate rağmen, Allah’ın kendilerine verdiği akıl nimeti ile bunu hayata taşımayacak olursa, ilkel olan atalar dininin bataklığında yürümeye devam eder. Ve tarih bunlar için biteviye kendini tekrar eder. Dediğimiz gibi sosyal hadiselerin de tabi oldukları yasaları var; aynı sebepler aynı sonuçları doğurur.
Bakınız, Yunus suresi 78. Ayetinde Hz. Musa’nın kavmi, insanoğlunun hangi kadim problemi ile karşılaşmış ve kaybedenlerden olmuş;
Ayet şöyle;
(Yönetici seçkinler) dediler ki: “Sen (Musa), bizi atalarımızı üzerinde bulup izlerini takip ettiğimiz yoldan çevirmeye ve bu şekilde kendinize ülkede iktidar yolunu açmaya mı geldin? Fakat biz, her ikinize de asla inanacak değiliz.” (Yunus-78)
Ve yine aynı temaya munzam ayetler;
Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)? (Bakara-170)
Onlara, “Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Peygamber’e gelin” denildiğinde onlar, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter” derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı? (Maide-104)
Malum, Musa’nın kavmi, Firavun’un tayin ettiği istihkakı yiyerek doyuyorlardı ve Musa’ya karşı da bunu söylüyorlardı; ‘Evet, doğru şeyler söylüyorsun, dürüstsün, adilsin ama gel gör ki, ekmeğimizi firavun veriyor. Firavun gidecek olursa bunu bile bulamayabiliriz.’ Yani, rızkın Allah’tan değil Firavundan olduğuna iman ediyorlardı. Onun için de bekalarını ‘Firavunun’ bekası ile eşitliyorlardı; ‘O varsa biz varız, o yoksa biz yoğuz.’ demeye getiriyorlardı. İnsanlığın kadim problemlerinden en önemlisi bu. Musa’nın onları tevhide çağrısına karşı da ne dediler?
“Sen bizi atalarımızın üzerinde bulup izlerini takip ettiğimiz yoldan çevirmeye ve bu şekilde her ikinize ülkede iktidarın yolunu açmaya mı geldin?”
77. Ayette Musa’ya cevap vermişlerdi; ‘bu da öncekiler gibi bir nevi sihir’ dediler ve vahye sırt döndüler. Musa onlara; ‘Siz ayağınıza gelen hakikat hakkında hep böyle mi düşünürsünüz, böyle mi davranırsınız, böyle mi söylersiniz? diye serzenişte bulundu.
Malum, bu kıssalar vahyin o an muhatabı olan Hz. Muhammed’i (sav) teselli ediyordu. Yani, Allah, Hz. Peygambere, ‘zannetme ki, bu cahiller ve zalimler sadece sana karşı böyle bir nankörlük, edepsizlik yapıyorlar; senden önce gelen Resullere de aynı şeyleri yaptılar.” diye teselli ediyordu.
Hz. Musa’nın kavmi, kendisine iki temel sebepten dolayı karşı koyuyordu;
Birincisi, babalarını üzerinde buldukları, izlerini takip ettikleri yoldan çevirmeye tepki (bir bakıma öğrenilmiş çaresizlik). Alışık oldukları düzenin yanlış olduğunu dillendirenlere, savunanlara karşı koyup tepki gösteriyorlardı. Öğrenilmiş çaresizliğe teslim olma haletiruhiyesi!.. Atalar dininden vazgeçmeme direnci. Hz. Musa’ya gönderilen vahye karşı referans olarak atalarını gösteriyorlardı.
Hakikat, hakikat olma değerini ne yeniliğinden alır, ne de eskiliğinden alır. Zaman hakikate hiçbir değer katmadığı gibi, hiçbir değer de çıkarmaz. Hakikat bizatihi, özü itibarı ile gerçektir, ister eski olsun, ister yeni keşfedilmiş olsun.
Musa’ya mukavemetin ikinci sebebi ise siyasaldı. Ayette Musa’ya ne diyorlar; “Bizi, gördüğümüz, bildiğimiz atalarımızın yolundan, hayat tarzından çevirip, ülkede devlet ve saltanat, seninle kardeşine, ikinize ait olsun diye mi yanımıza gelerek bizimle bu kadar mücadele ediyorsun?..” Musa ile kardeşi Harun’u iktidarı ellerinden almakla, iktidara sahip olmakla, iktidarı istemekle suçluyorlardı.
Hâlbuki insanî ve hak olan neydi? İktidar ne kadar sizin hakkınız ise diğerlerinin de hakkı olmalı. İktidarı kendilerinin doğal hakkı olarak görüyorlardı. Dolayısıyla kimseyle paylaşmak istemiyorlardı. Bir bakıma eski atalarından kendilerine miras olarak görüyorlardı. Onun için de alternatif olarak ortaya çıkan herkesi iktidarın meşru gücünü devirmeye niyetlenen hainler olarak görüp suçluyorlardı.
Kur’anda zikredilen bu ve benzeri kıssalar bize şu mesajı veriyor; Zannetmeyin bu anlatılan kıssalar sadece Musa’nın başına gelen hadiselerdir; insanlık var oldukça Musalar ve karşılarında Firavunlar olacak veya başka bir ifadeyle, Firavunların olduğu yerde Musa’lar da olacak. Ve tarihin, bu hak ve batıl mücadelesine tanıklık edeceğini; sonuçta kimin hakikati temsil ettiğinin ortaya çıkacağını haber veriyor…
Allah, bizi Musa’ların tarafında kılsın!..