Birkaç gün önce bir whatsapp gurubunda Türkiye’nin devasa meselelerinden biri hakkında bir paylaşımda bulundum. Mevzunun uzun tarihi geçmişini ve bugün eriştiği seviyeyi özetlemeye çalıştım. Arkasından da konuyla ilgili iki video paylaştım.
Bugüne kadar çokça şahit olduğum gibi yine yazımı okumak ve onun üzerinden değerlendirme yapmak yerine daha ziyade videodaki bir gencin beyanlarına mukabele eden yorumlarda bulunulmuş. Üstelik o gencin beyanlarını radikal bulduğumu ifade etmeme rağmen sanki takdir etmişim gibi anlaşılmış ve yorumlanmış. Yazımın muhtevası ile ilgili olumlu veya olumsuz hiçbir yorumda bulunulmamış.
En çok üzüldüğüm cihet ise, kanıtları artık tescillenmiş bir hakikati resmi söyleme uygun uydurma bir izahla inkar eden ve tersinin varit olduğunu iddia eden birisine o topluluk içerisinden birinin itiraz etmemiş olmasıdır.
Buradan üç önemli sonuca ulaşmak mümkün.
Birincisi, bu toplum artık bilgiyi yazıdan çok şifahi veya görsel yollarla ediniyor .
İkincisi, sosyal medya aracılığıyla edinilen bilgi idrake dönüşmüyor.
Üçüncüsü, ezberlerimiz, ön yargılarımız, dinden, etnik mensubiyetten kaynaklanan otomatik reflekslerimiz bizi birbirimizi anlamaktan uzaklaştırıyor.
Dördüncüsü, bu ülkede resmi söylemin dışına çıkmak, özgün, gerçekçi bir izahta bulunmak ve savunmak cesaret gerektiriyor.
Bu yazımda da bilgi (veri) ile anlama arasındaki farkı ve bunun toplumsal yansımalarını yazmaya çalışacağım.
“Bilmek” bir şey veya bir olay hakkında basitçe bilgi sahibi olmaktır, “anlamak” ise sahip olunan bilgiyi bir prosese tabi kılarak derinlemesine nüfuz etmek, anlamlandırmak, farklı bilgilerle karşılaştırarak bağlantı kurmak, bilgi kümeleri arasında bağlam ilişkilerini bulmaya çalışmak ve bunu akli muhakemeyle içselleştirmektir. Bilgi, dışsal verilere dayanırken, anlamak içsel bir muhakemeye istinat eder.
Bilgi yüzeydedir, içe nüfuz etmez. Halbuki anlama derine nüfuz etmek için derin düşünceyi, içsel muhakemeyi, tefekkürü, konuyu sosyal yasaların terazisine götürmeyi, yani bağlamını görmeyi, ilişkiler kurmayı ve sonuçları değerlendirmeyi gerektirir. Elbette zor bir ameliyedir ve insani bir hassasiyet ve gayret gerektirir.
Sadece bilgiye sahip olmak onu kullanmak ve yaşam deneyimine entegre etmek için yeterli değildir. Bu ancak konuyu derinlemesine anlamakla mümkün olur.
Doğru, isabetli bir anlamaya, anlayışa ulaşmak için şart olan şey, bilgiye önyargısız ve karşılaştırmalı okumayla ulaşmak, hoşumuza gitse de gitmese de karşıt düşüncelerle ilgili bilgiye de aynı değeri vermek, dikkatle okumak / dinlemektir. Bilgiyi anlama prosesine tabi kılarken doğru ve sağlıklı ölçülerle işlem yapmak şarttır.
İçinde yaşadığımız çağın belki de en önemli problemi bilgi değil, anlamaktır.
Bugün etnik, dinsel, psikolojik takıntılarımız, ezberlerimiz ve önyargılarımızın bizi birbirimizi gerçek manada anlamaktan uzaklaştırdığı bir zaman diliminde yaşamaktayız.
Bu durum ciddi bir insani kusurdur ve toplumsal kargaşanın, kaosun sebebidir.
Son zamanlarda sosyal medyanın, yani bilgi kaynaklarının çoğalmasıyla müthiş bir bombardımana maruz kalmış durumdayız. Toplumun büyük çoğunluğu bu bilgi yığınını bir işleme tabi tutup, faydalı, faydasız, yararlı, yararsız gibi bir ayrıma tabi kılıp doğruluğunu yanlışlığını teyit etmeye yarayan ölçü ve kıstaslardan mahrum olduğu için o bilgi yığınının içinden kendi ideolojik, dini ve etnik ön yargılarına uygun düşenleri zihinlerine depolayıp diğerlerini bir çöplüğe boca etmektedir.
Burada kitlenin bu zaaflarının farkında olan politik simsarlar devreye girerek kendilerine yakın kesimin enfüsi duygularına hitap etmekte ve onları hoşlarına gidecek, arzularına, heveslerine karşılık gelecek propaganda söylemleriyle aldatıp mevzunun künhünü anlamak çabasından uzaklaştırmaktadırlar.
Enformatik cehalet dediğimiz şey de budur. Hedef toplumun yalan, yanlış, zararlı ve gereksiz haberler, yorumlar ve bilgilerle istenilen yönde şartlandırılmasıdır. Bir ülke halkının herhangi bir kesimi veya tamamı hedef toplum olabilir.
Bu sosyolojinin ve psikolojinin neticeleri, o toplum için kaotik bir iklimdir, kargaşadır, kavgadır, terördür, yoksulluktur. Birbirini anlama çabası ve ölçülerinden yoksun bir toplumun karşılaşacağı trajik manzara herhalde bugün yaşadıklarımızdır.
En akıllı bildiklerimizin, okuma yazması olanların bile birbirini dinleme ve anlamaya çalışmaktan uzaklaştığı bir dönemde toplumun vasatı için ne diyebilirim ki? Demek ki ben de yeterince anlamamışım.