Sorunun Kaynağı: Medeniyet Krizi

by Fahrettin Dağlı

Prof. Mustafa Erdoğan hoca bir yazısına “Medeniyet hukuktur” başlığını koymuş. Dün paylaştığım “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” başlıklı yazıma haklı olarak “sorunu açıklamışsınız ama çözüm nedir?” diye mukabele edilmişti. Şimdi o soruyu Mustafa hocanın yazısına koyduğu başlığın verdiği ilhamla cevaplandırmaya çalışacağım.

Aslında bu sorunun cevabı, zihni berraklığa sahip olanlar için zor değil, kolaydır. Zihni karışık olanlar için ise dolaşmış iplik yumağını çözmek kadar zordur.

Bir ülkenin gelişmesinin en önemli motoru hukuktur. Hangi toprak parçasının üzerine adaletin güneşi doğmuşsa orada rahmet ve bereket vardır. Olumsuz hiçbir mülahazaya iltifat etmeden adaleti bütün unsurlarıyla inşa etme ameliyesini tam bir ciddiyetle tavizsiz bir şekilde sürdürecek olursak onunla paralel olarak aynı zaman periyodu içinde hem maddi hem de manevi ümranın gerçekleştiğini gözlemleyeceğiz. Hukukun cari olduğu hiçbir ülke gösteremezsiniz ki, iktisadi refaha ulaşamamış olsun.

Tam adalet derken, kişilerin / toplulukların etnik ve dini mensubiyetlerine bakmadan herkese eşit ve adil muamelede bulunmayı, milli hasılanın adil bölüşümünü temin etmeyi, kul haklarının kişiler arasında sorun teşkil etmeyeceği bir sosyal hukuk düzenini kurup sistemleştirmeyi, bunu bir kültürel etkileşime dönüştürmeyi niyet ve eylem planına almayı kastediyorum. Ayrıca adil bir düzende sistemin öngörüldüğü şekilde işleyip işlemediğini denge denetim mekanizmalarıyla etkin bir kontrol ve denetime tabi tutmak da şarttır.

Böyle bir sistemi inşa etme ve geliştirme, ülke yönetiminin en önemli denge denetim mekanizması olan kuvvetler ayrılığının tam bir ciddiyet ve kararlılıkla işlevlerini yerine getirmesiyle mümkündür. Siyasi rejimin adının demokrasi olması bu mekanizmanın işleyeceği anlamına gelmez. Bugün ülkemiz de dahil olmak üzere pek çok ülkenin rejimlerinin adının demokrasi olması oralarda bütün kurum ve kuruluşlarıyla demokrasinin işlediği anlamına da gelmez. İsimlendirme yeterli olsaydı “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore)” de Güney Kore gibi dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri olurdu, bugün olduğu gibi halkı köleliğe ve sefalete mahkum olmazdı.

Rejimin adından çok muhteviyatının ne olduğuna bakmak lazım. Şu an dünyada cari ve mahzurları en az olan rejimin “demokrasi” olduğu kabulünden hareketle Batı Avrupa’da uygulanan ileri demokrasi pratiklerinden, tecrübelerinden yararlanarak, arızalarını, açıklarını, zaaflarını ıslah ederek, onararak ve ahlakla taçlandırarak yeni bir siyasi rejimin inşası siyaset yapmaya niyeti olanların birincil ödevi olmalıdır. Yaşadığımız siyasi kriz böyle bir doğuma vesile olabilir.

“Çözüm nedir?” sualine karşılık klasik cevaplar vermek istemiyorum. Bunu siyasetle az çok iştigal eden herkes yapıyor. Devletin kısa, orta ve uzun ölçekli hedefleri belirlenmeden, bu hedeflere ulaşmak için gerekli hukuki reformlar yapılmadan, bir toplumsal ahlak inkılabı için ilkokuldan başlayarak hayatın tüm alanlarında etkin bir eğitim ve öğretim süreci oluşturulmadan, yolsuzluk ve kamu malından çalmanın ne kadar büyük bir ahlaki erozyona sebep olduğu ve bunun toplumsal bünyeyi nasıl zafiyeti düşüreceği, sosyal hastalıklarla malul hale getireceği medya destekli bir iletişimle toplumun gündeminden düşürmeyecek şekilde izah edilmeden klasik yol ve yöntemlerle kalıcı bir çözüme kavuşulamadığı bugün açıkça anlaşılmıştır.

Yasama, yürütme ve yargının sınırları iyice belirlenmeli ve birbirlerinin alanına müdahale edilmesine asla müsamaha gösterilmemelidir.

Bizim bu üçlü ayırımımız hep hastalıklarla malul bir şekilde yürürlükte kalmıştır. Bugün ise bu ayırım tamamen işlevsiz bırakılmıştır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi gibi ucube bir rejimle TBMM işlevsiz hale getirilip by-pass edilmiştir. Yani artık TBMM yasama olarak yürütmeyi denetlemiyor, denetliyormuş gibi tiyatro oynuyor. Tüm yasal düzenlemeler Cumhurbaşkanlığı katında hazırlanıp, paket halinde Ak Parti grubuna gönderiliyor ve onlar da noter işlevini yerine getiriyorlar. Yani bugün fonksiyonları budanmış TBMM’deki 600 milletvekili ve onlarla görev yapan binlerce personele gereksiz bir şekilde halkın vergilerinden ödeme yapılmaktadır.

Yargının durumu da yasamadan daha iyi değil. Sanırım yargıyı yöneten HSK’nın durumu hepimizin malumudur. Yürütmenin hoşuna gitmeyecek kararların çıkma ihtimalinin kalmadığı bir yargı sistemini esefle izliyoruz. Yasamanın emrindeki bu hukuk düzeninde (Perinçek’in ifadesiyle hukuk siyasetin köpeğidir) ülke neredeyse yarı açık cezaevine dönmüş durumdadır.

Bu idari rejimle, bu hukuk anlayışıyla ne iktisadi ne sosyal ve ne de hukuki anlamda ilerlememiz mümkün değildir. İktidarlar değişir ama düzen / sistem değişmez. Her gelen yolsuzlukta kendisinden öncekine rahmet okutmaya devam eder. Geleceğe sağlam temeller üzerinde yükselen bir ülke bırakmak istiyorsak konuyu yeni baştan düşünerek geçici iyileştirmelerle vakit kaybetmeden sağlam bir paradigma değişikliğine gitmeli ve ahlaki üstünlüğü önceleyen bir düzenin inşasına başlamalıyız. İnsanlığın ve özelde müslüman dünyanın yaşamakta olduğu medeniyet krizinden çıkabilmesi ve insanlığa yeni bir yolu miras olarak bırakması bugün için tüm aydınların sorumluluğudur. Kaderimize dönüştüğüne inandığımız ve değişemez olarak gördüğümüz yolun bizi güvenli bir limana çıkarmayacağı bilincine erişip, “Eski hâl muhal; ya yeni hâl veya izmihlâl…”, yolumuzda durup, yol almayanlara da, “Ya bir yol bul ya bir yol aç ya da yoldan çekil” diyebilmeliyiz.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept