Günlük dilde birbirinin yerine kullanılsa da “inanmak” ve “iman etmek” arasında derin bir nitelik farkı vardır.
İnanmak, genel bir kabuldür. Bir şeyin varlığına, doğruluğuna veya gerçekleşeceğine ihtimal verme durumudur, şüphe barındırabilir. Zihinsel ve teorik bir süreçtir. Örneğin yarın yağmur yağacağına inanmak gibi duygusal ve günlük beklentileri içerebilir.
İman etmek ise, şüpheden uzak, kesin ve sarsılmaz bir teslimiyeti ifade eder. Kalben tasdik, dil ile ikrar ve o inancın gereğini yerine getirme kararlılığı (eylem / amel) olarak ifade edilebilir. Dini terminolojide Allah’a, peygamberlere ve dinin temel esaslarına kalpten bağlanıp itaat etmeyi anlatır.
Dünya tarihinde bugüne kadar kaydedilen başarıların, buluşların, zaferlerin temelinde ona ulaşmak konusundaki iman ve uğrunda katlanılan fedakarlıklar yatar. Başarıya ulaşmak için mevzu ne olursa olsun, varılmak istenilen hedefi iman derecesinde benimsemek ve düşünce dünyasını buna teksif etmek yani onda adeta fâni olmayı gerektirir.
Antik Çağ’ın en büyük bilim insanlarından biri olarak hidrostatiğin ve mekaniğin temellerini atan Arşimet’in en ünlü buluşu, bir hamamdayken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvvetidir (Arşimet Prensibi). Merak, düşünce dünyasını o kadar meşgul etti ki, adeta el attığı her şeyden bir işaret bekliyordu. Elindeki tası havuza attığında suyun yüzünde kaldığını, batmadığını görünce zafere ulaşmanın birinci basamağını keşfettiği sevinciyle “buldum” diye haykırmıştı. Suyun kaldırma kuvvetini keşfetmesi, sonrasında yapacağı büyük buluşların habercisi olmuştur. Bu, bir bakıma onun giriştiği mücadelede kazanılan ilk zaferdi. Merak ettiği mevzuda fani olması ona birçok pencere açmıştı.
Fenni başarılar gibi sosyal ve siyasal başarılar da yüksek bir imanı ve uğrunda verilecek üstün bir mücadeleyi gerektirir. Bu iman, yeryüzünde gerçekleşmiş siyasal devrimlerin, inkılapların motoru, enerji kaynağı olarak insanı harekete geçiren, direnme ve mücadele ruhu kazandıran imandır. İnancı / ideolojisi ne olursa olsun ona olan imandır.
Gerek Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi gerek Lenin’in Bolşevik devrimi ve gerek Mao’nun silahlı halk hareketi, davalarına tam bir imanla bağlanan insanların üstün fedakarlıklarıyla başarılmıştır. Yani bu devrimlerin her bir neferi davalarına iman ederek, uğrunda ölmeyi göze alarak harekete katılmışlardır.
Yakın tarihimize baktığımızda çok önemli örneklerle karşılaşıyoruz. 1980’li yıllarda Ruslara karşı savaşan Çeçenlerin en büyük motivasyonu yürüttükleri harekete olan yüksek imanlarıydı. Sonunda koca Rus kızıl ordusunu çaresiz bıraktılar ve Ruslar bileğini bükemedikleri Çeçenlerle barış masasına oturmak mecburiyetinde kaldılar. Öyle ki, dönemin Rus Devlet Başkanı Yeltsin barış masasına eşit taraflar olarak oturmayınca Çeçen heyeti görüşmelerin eşit bir formatta yapılmasına dair isteklerini dayatıp, aksi taktirde masadan kalkacakları tehdidinde bulundular ve Yeltsin bu isteği kabul etmek zorunda kaldı. Buradaki temel muharrik güç, o bir avuç insanın yurtlarında özgürce yaşama arzusu ve inancıydı. Kaybedecekleri hiçbir şeyleri yoktu. Ölüme seve seve gidebilecek durumdaydılar. Bu psikolojik üstünlük karşısında koca kızıl ordu aciz kalmıştı.
Bir başka önemli olay Afganistan’da gerçekleşen ve sırasıyla Rus ve daha sonra da Amerikan emperyalizmine karşı verilen bağımsızlık mücadelesiydi. Afgan halkı dünyanın iki süper gücüne kök söktürdü, ikisini de aciz bıraktı. Her iki mücadeledeki temel motivasyonları yürüttükleri mücadeleye olan imanlarıydı. O imanla büyük bir teknolojik üstünlüğün karşısında yıllarca direndiler ve sonunda kazandılar.
Bugün yine Hizbullah, Hamas ve İran benzer bir savaş veriyor. İsrail’in yarım yüzyıllık saldırıları karşısında çökertilemeyen Hizbullah ve Hamas, İsrail’in her bir saldırısından sonra daha güçlü bir şekilde İsrail’in karşısına dikiliyor. Allahualem bu mücadelede de, Afganistan örneğinde olduğu gibi nihai zafer onların olacak.
ABD İran’ı Venezüella gibi yutulacak kolay lokma olarak düşündü. Venezüella Liderini konutuna baskın yaparak esir aldılar ve eşiyle birlikte kelepçeleyip ABD’ye getirdiler. İran’ın ruhani liderini kaçırmayı göze alamadıkları için onu, ailesini ve çalışma arkadaşlarını kalleşçe, hunharca katlettiler. Bunu yapmakla İran’ın başsız kalacağını, takip eden günlerde iç savaşın başlayacağını ve kolaylıkla teslim alınacağını düşündüler. Bu da Amerikan aklının zannedildiği kadar gelişmediğinin bir ispatıdır. Beklenilen olmadı, aksine İran halkı tüm ihtilaflarını bir kenara bırakarak ABD-İsrail ittifakının karşısına geçti. Ülkesinden kaçan olmadığı gibi diasporadaki muhalifler bile ABD-İsrail koalisyonuna karşı savaşmak için ülkelerine geldi. Bir süre sonra düşmanları bile şu gerçeği teslim etmek zorunda kaldılar: (Müslümanları kastederek) Bunlar öyle insanlar ki, ölüme düğüne gider gibi seve seve gidiyorlar. Dolayısıyla bunları yenmek mümkün değil. Bugün İran, ekonomi ve savaş gücü itibariyle bir tükenişi yaşarken yine de ABD emperyalizmine karşı muazzam bir direnç gösteriyor. Bunun temel motivasyonun “iman” olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.
Olabilecek bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için şunu not düşmek istiyorum; Örnek verdiğim toplumların hedefledikleri konulardaki imanlarının doğru, sahih temellere dayanıp dayanmadığını tartışma konusu yapmadım. Bu mevzu bu yazının konusu değil. İmanlarının istinat ettiği değerler (dini veya ladini) ne olursa olsun gösterdikleri başarının sebebi bu değerlere iman etmedeki samimiyetleri ve mücadele azmidir.
Bugün için de aynı kural ve şartlar geçerlidir. Her ne çalışma, mücadele yürütüyorsak, bunun bize yüklediği sorumlulukları, yükümlülükleri yerine getirip getirmediğimiz ve ona olan imanımızın derecesi zaferin şartlarını belirler. Başarı veya başarısızlık da buna bağlıdır.