Batı Tanrıyı, Müslümanlar Aklı Öldürdü!

by Fahrettin Dağlı

Hakkında en çok konuşulan yazarlardan biri olan Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, yaratıcının fiziksel ölümünden ziyade, modernleşmeyle birlikte geleneksel Hristiyan değerlerinin ve Tanrı inancının toplumdaki merkezi yerini kaybettiğini ifade eder. İnsanın akla ve bilime yönelerek mutlak ahlak yasasından uzaklaştığına işaret eden bu metafor, aynı zamanda derin bir varoluşsal krizi anlatır. Heidegger’e göre bu, metafiziğin sonu anlamındadır. Nietzsche, bu durumu hem trajik bulur hem de özgürlük sunan bir dönüşüm olarak görür. Etik, dini inanç ve varoluşsal anlam üzerine derin bir tartışmaya yol açan bu fikre göre aydınlanma ve bilimin gelişmesi, insanlığın, eski inanç sistemine olan ihtiyacını kendi elleriyle yok ettiğini düşündürüyor. Bu dönemde toplum artık evreni açıklamak veya hayatına anlam vermek için Tanrı’ya eskisi kadar muhtaç değildir.

Nietzsche bu durumun sadece bir kurtuluş değil, aynı zamanda büyük bir boşluk (nihilizm) yaratacağını savunur. “Tanrı öldü. Ve onu öldüren biziz. Kendimizi nasıl avutacağız?” sözleriyle, mutlak değerlerini kaybeden insanın karşı karşıya kaldığı dehşeti vurgular.

Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” ifadesiyle ateizmi savunduğunu değil, aksine bir Tanrı özlemi içinde olduğunu anlıyoruz. Bu söz, nihilizmin özlü bir ifadesi ve özetidir. Nihilizmle insan hedonizm bataklığına sürüklenmiştir. Tanrının ölümüyle insanın içine düştüğü nihilizmin ve yarattığı hedonizmin bedelinin ağır olacağını düşünen Nietzsche, bu durum aşılamazsa trajik sonuçlara yol açacağını ifade eder.

Nietzsche’nin tahmin ettiği trajik sonuçlar yüzyılımızda bir bir tezahür ediyor. Batı toplumlarının ahlaki bir çöküntüyle karşı karşıya olduklarının ciddi emareleri var.

Sanayi devrimiyle birlikte ekonomik anlamda belli bir refah seviyesini yakalayan demokratik dünyanın halkları bu iktisadi konfor içinde yaşamaya devam ettikçe ciddi bir hoşnutsuzluk hissetmezler. Ancak ABD-İsrail-İran savaşı bir daha göstermiştir ki, iktisadi ilişkileri önemli ölçüde dış pazarlara bağlı olan bu ülkelerin, bu iktisadi refahı daha fazla sürdüremeyecekleri de bir gerçektir.

Avrupa, aydınlanmanın sonucunda incili, kiliseye bırakıp akıl / rasyonalite çağına geçti ve ondan yüzyıllar sonra da tarihin en kanlı savaşlarına sahne oldu. Faşizm de komünizm de aklın ürünü olan beşerî ideolojilerdir. Bu ideoloji mensuplarının sebep olduğu savaşlarda yaşanan katliam, jenosit aklın tanrılaştırılmasının bir sonucu değil mi? Hegel felsefesi de aklı temel alır. Sağ Hegelcilik faşizmi, sol Hegelcilik komünizmi doğurmuştur. Temellerinde akıl ve bilimsel bilgi olduğu halde insanoğluna mutluluk değil felaket getirmişlerdir.

Yine Avrupalıların hangi aklın eseri olarak Afrika’ya gittiği ve oradaki halkların ekonomik kaynaklarını sömürdüğü, milyonlarca insanı köleleştirdiği düşünülmelidir.

Hegel, “Batı aklı medeniyeti temsil eder. Henüz medeni süreçlerini tamamlamamış toplumları medenileştirmemiz ahlakidir.” diyor. Buna karşı çıkan Marks da aynı hataya düşmüş, daha sonra tarih felsefesiyle İngilizlerin Hindistan’ı işgal etmesini meşrulaştırmıştır. Yani Batı aklı savunulduğu kadar saf ve temiz değildir. Aklın eseri olan Alman Nasyonalizmi yaklaşık 50 milyon, Stalin Sosyalizmi ise yaklaşık 5 Milyon insanın ölümüne sebep olmuştur.

Bu tarihi gerçeği ıskalayarak dinden arındırılmış batı medeniyetine güzellemeler yapıp İslam tarihinde veya hali hazırda İslam coğrafyasında süren gayri İslami ve gayri insani cinayetleri genel olarak İslam’a nispet etmek bir tarih bilgisi eksiği değilse bile hakikati çarpıtmaktır. Avrupalılar Afrika’nın kaynaklarını sömürerek medenileştirdiler mi, yoksa onları kendi topraklarının kölesi haline mi getirdiler, kıtaya ihtilaf tohumları ekerek ifsat mı ettiler? İzaha muhtaç pek çok soru…

Batı kilise Tanrısını öldürerek yerine ikame ettiği akılcı / rasyonel tanrının tüm insani problemlerine derman olacağına iman etti. Ancak bunun sonucu olan nihilizm sadece Batı toplumlarında değil onların iktisadi refahına öykünen bütün toplumlarda trajik sonuçlar hasıl etmiştir. Çünkü ne Kilise ve ne de rasyonel aklın tanrısı sahici bir anlama sahip değildi ve dolayısıyla çürüyen Kilise Tanrı anlayışı, çağın yükselen değeri rasyoneliteye yenik düştü.

19.Yüzyılda Auguste Comte tarafından sistemleştirilen pozitivizm, insanlığın düşünce tarihinin üç aşamadan (Teolojik, Metafizik, Pozitif aşama) geçtiğini ileri sürerek, insanın doğaüstü arayışları bıraktığını ve olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini gözlem ve deneyle keşfettiği modern döneme evrildiğini iddia etmiştir. Pozitivizm adeta modern dünyanın kabullerinin hepsini tersyüz ederek, Batı dünyasında “Tanrının hükmü”nü ilga etmiştir!

Pozitivizm rüzgarı çok kısa zamanda diğer dinler ve inançlarda olduğu gibi İslam inancının uluhiyet anlayışına da meydan okumuş, gözlem ve deneye mevzu olmayan hiçbir düşüncenin, fikrin tartışmaya konu olmayacağını iddia edip müzakere kapılarını kapatarak mutlak kabulü dayatmıştır. Bu durumun İslam coğrafyasında hasıl ettiği psikolojik ezikliğin çok olumsuz etkileri olduğu bir vakıadır.

İslam felsefesi ve kelamında vahiy ile akıl birbirini tamamlayan iki temel kaynaktır. Vahiy, insan aklının kendi başına bilemeyeceği metafizik gerçeklikleri, ahlaki ilkeleri ve ahiret hayatını haber vererek aklın ufkunu aydınlatan ilahi bir nurdur.

Akıl, vahyin getirdiği bilgileri kavrar, doğrularını anlar ve iman eder. Akıl her şeyi idrak etmekte tek başına yeterli olmadığından vahiy aklın sınırlarını aşan konularda ona rehberlik eder.

Klasik İslam düşüncesine göre, “sahih/sağlam akıl” ile “sabit/kesin vahiy” (ayet ve hadis) arasında hiçbir zaman çelişki olamaz. Çelişki olduğu düşünülen durumlarda ya akıl yanlış çıkarım yapmıştır ya da vahyin yorumu hatalıdır.

İmam Gazali, aklı vahiy karşısında “gözün görme yetisine”, vahyi ise “güneşin ışığına” benzetir. Göz görmek için ışığa muhtaç olsa da ışığı algılayacak olan da gözün kendisidir.

Kısacası vahiy, aklı devre dışı bırakmaz, aksine ona aklın potansiyelini doğru yönde kullanmayı sağlayan ve onu yanlış yollardan koruyan ilahi bir ışık denebilir.

Kitap, bilgi ve aklı böyle ilişkilendirse de Müslümanlar bir süre sonra Batı karşısında içine düştükleri kompleksin bir neticesi olarak akıl ile vahyi çatıştırarak aklı askıya aldılar ve bu pozitivist akım karşısında ikileme düştüklerinde de pozitivist kabullerin dinin yerine ikame edileceği endişesiyle akli muhakemenin ürünü olan gözlem ve deneye dayanan bilimsel bilgiye kapılarını, pencerelerini kapattılar. Dinin kitabında onlarca defa tekrarlanan “Hiç akletmez misiniz?”, “Ne kadar da az akledersiniz”, “Hiç aklınızı çalıştırmıyor musunuz?” diye soran ayetlerin uyarılarına karşı da kayıtsız kaldılar.

21. Asırda akli fonksiyonlar çok gelişti, dijital bilgi devrimi insanı “Artık Tanrının mesajına ihtiyaç duyulmayacak” gibi bir anlayışa savurdu. Bu tam bir yanılsamadır. Metafizik yüklemeden mahrum olan akıl her zaman hakikate ulaşamaz. Varlık alemini yaratan mutlak kudret sahibi güç, alemin her bir yaratığını yaratılma hikmetine uygun bir işletim programıyla mücehhez olarak var etmiştir. İnsandan gayri hiçbir varlığa bahşedilmeyen akıl yine aynı kudret sahibinin hikmetiyle donatılmıştır. Programı da O’nun tarafından yüklenmiştir. Yüzyılımızda akli melekelerimiz çok gelişti ama dünyanın problemleri de o ölçüde karmaşık hale geldi. Bu kompleks yapıyı yine vahyin ışığında, Allah’ın insana iltifatı ve armağanı olan akıl ile çözebilme, anlamlandırma imkanına sahip oluruz.

Yüzyılımızda insanlığa sunabileceğimiz en önemli hizmet, aklın ve metafizik bilginin rehberliğinde yeni bir medeniyetin temel taşlarını döşemektir. İslam dünyası Batı dünyasına ikinci bir Endülüs yaşatmak istiyorsa yol budur, başka bir yol bilmiyorum.

Bunları Okudunuz Mu?

2 yorumlar

Bekir Yıldız 23 Haziran 2026 - 15:52

Okuyan sınıf kaldımı ki!.. Sevgili üstadımız. Bu emek verdiğiniz ve kafa yorduğunuz yazıların ahmaklara ne gibi bir faydası olur ki!… Gönlünüze sağlık olsun….

Cevapla
Fahrettin Dağlı 23 Haziran 2026 - 20:51

Teşekkür ederim.

Cevapla

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept