Sosyal medyadaki takipçilerim benim uzun yıllardır iktidar politikalarına muhalefet ettiğimi bilir. İktidar döneminin bir bürokratıyken bile eleştirilerimi yapardım. 2005 yılında Bakanlıkta Teftiş Kurulu Başkanıyken hükümetlerin iktidardan düşmelerinin en büyük sebebi olan “yolsuzluk” konulu bir paneli organize ederek gelecekte vuku bulması muhtemel sosyal ve ekonomik çözülmelere dikkat çekmeye çalışmıştım. Ne yazık ki, o gün işaret ettiğimiz sorunlar bir bir tahakkuk etti. 2009 yılında da emekliye ayrılarak, 657 Sayılı Kanun’un kelepçesini kollarımdan çıkardım ve daha aktif bir şekilde hem yazılarımla ve hem de eylemlerimle iktidar politikalarına muhalefet ettim. Özellikle 15 Temmuz’dan sonra herkesin kabuğuna çekildiği, kimsenin ağzını açmadığı bir zamanda gerçekleşen gayri hukuki, gayri insani muameleler hususunda iktidara uyarılarda bulundum. Ne yazık ki, iktidar aktörleri iyi niyetle yapılan bu uyarılara kulaklarını tıkadılar ve ülke o günkü halden daha kötü bir hale geldi.
Zihin dünyamızın terazisinin ayarının önemli ölçüde bozulduğu bugünlerde insanlar dün olduğu gibi bugün de adeta gökten inecek bir kurtarıcı bekliyor. Bir mücadele vermeden, fedakarlığa katlanmadan, bedel ödemeden kurtuluşa ermeyi umut ediyor. Dört yılda bir yapılan seçimlerde oy vermekle görevini yerine getirdiğini düşünerek adeta geleceğiyle bir kumar oynuyor. Halbuki insan ne ekerse onu biçer. Hiçbir şey ekmeden beklenti içerisine girmek ahmakların zaafıdır. Bu bedavacı anlayışın sahipleri elleri böğründe başkalarının eriştiği sosyal ve ekonomik refaha bakıp iç çekerler. Ne yazık ki, toplumumuz böyle bir hastalıkla malul durumdadır.
Bugünlerin en çok konuşulan konusu olan CHP içerisindeki çalkantı da böyle bir tutumun sonucudur.
Ak Parti’nin doğal mahallesinden (muhafazakar mahalle) dikkate değer alternatif bir siyasal oluşum çıkmayınca CHP her zamanki gibi iktidar namzedi ana muhalefet partisi konumunda kaldı. Öyle olunca da iktidar partisi bütün projektörlerini CHP’nin üzerine çevirdi.
Türkiye siyasetinin kirli ilişkileri haliyle bütün siyaset mekanizmasını etkiliyor. Başta iktidar partisi belediyeleri olmak üzere yerel yönetimlerde akçeli ilişkilerin, yolsuzlukların olmaması düşünülemez. Mevcut yasalar, siyaset kültürü, ahlakı, geleneği adeta kirlilik üretiyor. Dolayısıyla iktidarın muhalefet partilerinin yönetiminde olan belediyelerde usulsüzlük ve yolsuzluklar tespit etmesi ve bunu yargıya taşıması zor değildir. Hasmını alt edebilmek için tüm yargı oyunlarına müracaat edecek ve hukuku bunun için araçsallaştıracaktır. Nihayet yapılan da budur.
Siyaset üreteceği yerde ömrünü uzatmak adına birilerin ifadesiyle “siyasetin köpeği” kıldığı yargı eliyle hasmını sandıkta değil masada yenmeye kararlı olan iktidar bunu da başarmış görünüyor.
Halen halkın en güçlü sorunu muhalefetsizlik veya yeni siyaset dilinin, ahlakının, kültürünün oluşturulmamış olmasıdır. Uzun bir süredir siyaset kurumu yeni bir siyaset anlayışı, ahlakı, geleneği üretemeyip verili düzene teslim olduğundan, verili düzende en iyi at koşturan iktidar partisi kolaylıkla atını alıp Üsküdar’ı geçebiliyor ve muhalefet partileri de arkasından melül melül bakakalıyor.
“Ak Parti iktidardan düşsün yerine kim gelirse gelsin kabulümüzdür.” şeklinde vücut bulan düşünce ise siyasal anlamda bir acziyet itirafıdır. Denizden çıkan yılana sarılır çaresizliğidir. Gelişmeler bu durumu teyit etmesine rağmen insanoğlu bundan asla bir ders çıkartmıyor, aynı yanlışı farklı boyutlarda tekrarlayıp duruyor. Bize düşen, ülkenin siyasal şartları ne olursa olsun en doğru, en haklı, en isabetli tercihte bulunmaktır.
Son Cumhurbaşkanlığı seçimi herhalde bunun için en isabetli bir örnektir. Erdoğan’ın karşısına en layık, en güvenilir, en erdemli birini bulup çıkartmak yerine seçilebilme şansı olan üç adaya kilitlenmek tam bir akıl tutulmasıydı. En sonunda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu adeta kendi adaylığını dayattı ve masadaki partilere adeta milletvekili rüşveti vermekte bir beis görmedi. Seçilmek için elindeki kartların hepsini masaya sürdü ve oynadığı büyük kumarı kaybetti.
Başta ifade ettiğim gibi iktidar politikalarına en çok muhalefet eden birisi olarak sandığa gidip boş oy verdim ancak şiddetli bir tenkide maruz kaldım. “Bu seçim bir CHP veya Kılıçdaroğlu meselesi değil, bir toplumsal kurtuluş kapısıdır” argümanına karşılık “Kılıçdaroğlu bana bu güveni veremedi, dolayısıyla bile bile ülke yönetimini ona emanet edemem” dedim.
Bu kanaatimde haklı çıkmayı istemezdim ama meselelerimize önyargısız, ilim ve hikmet boyutuyla baktığımızda vicdanımız bize tercihlerimizde isabet ettiğimizi söylüyor.
Ne hazin ki, seçimler öncesinde Kılıçdaroğlu’nu yere göğe sığdıramayanlar, “pirom” diyerek sevgilerini dile getirenler şimdilerde ona türlü türlü hakaretlerde bulunmada, “hain” demekte bir beis görmüyorlar. Peki, ya sizin oylarınızla seçilip Cumhurbaşkanı olsaydı bu ihanetin müsebbiplerinden biri de siz olmaz mıydınız? Keşke adaletin en önemli ölçüsü olan aşırılıklardan arınmış “teenni” üzerine olabilseydiniz. O günkü sevgide de ve bugünkü yergide de sınır tanımayan ölçüsüzlüğünüz, aşırılığınız bir sağlıksızlık işaretidir. Zihinsel yargılarınızda bir dönüşüm temin etmeden bu cendereden asla kurtulamazsınız. Bağlandıklarınız, umutlarınızı teksif ettiğiniz politik aktörler sizi aldatmaya devam edecekler.