Kaht-ı Rical Dönemi mi Yaşıyoruz?

by Fahrettin Dağlı

“Kaht”, kıtlık, yokluk, kuraklık anlamlarında kullanılan Arapça bir kelimedir. “Rical”, Arapça “recûl” kelimesinin çoğulu, “recûl” ise yetişmiş, eğitimli insan demektir. “Kaht-ı rical” de, yetişmiş, eğitimli insan kıtlığı anlamında kullanılan bir tamlamadır.

Bu ifade genellikle devlet yönetimiyle ilgili kullanılmıştır ve devlet yönetiminde liyakat isteyen alanlarda, kültür, bilgi ve birikimiyle yetişmiş, nitelikli insanın bulunamaması durumunu anlatır.

Altı yüz yıl hüküm sürmüş bir imparatorluğun son yıllarında, bugün yaşadığımız problemlerin yine çok ağır bir şekilde seyretmekte olduğu zamanlarda yine bugünkü gibi çok sayıda aydın, münevver, örgüt, parti / hizip, imparatorluğun geleceği için kurtuluş reçeteleri, programları sunmaktaydılar. Kaht-ı ricalden her ne kadar daha önce de bahsedilmişse de Abdülhamit döneminde bu ifade tam olarak yerini bulmuştu.

Osmanlı Padişahlarından III. Mustafa bir şiirinde kaht-ı ricalden şöyle bahseder:

“Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele
Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezele
İşimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele’’

(Düzeleceğini zannetmeyin, dünya yıkılıp gidiyor;
Alçak felek, devleti aşağılık adamlara teslim etti.
Mutluluk kapılarında şimdi bu aşağılık, âdî adamlar dolaşıyor
İşimiz artık Allah’ın merhametine kaldı.)

Bahse konu olan dönem, her şeyin parayla ölçüldüğü; makam, mevki ve rütbelerin ehliyet ve liyakate göre değil saray ve çevresine olan yakınlığına göre paylaşıldığı, iktisadi hayatta derin bir krizin yaşandığı, devletin ağır borçlanma altına girdiği, imparatorluğun her tarafında isyanların patlak verdiği, etnik ayrışma ve ulus devlet kurma mücadelelerinin verildiği, saray içi entrikalarının devlet gücünü zaafa uğrattığı bir dönemdir.

Bu dönemdeki sadrazamlardan Said Halim Paşa anılarında Osmanlı’nın yıkılış sürecinin emarelerini tek tek sayar. Farklı alanlarda vuku bulan zulümlerin altını çizer. Evet, ihtiyarlayan ve sair hastalıklarla malul hale gelen Osmanlı devleti durdurma imkanı bulunmayan bir yıkılış sürecinin turnikesine girmişti.

Hastalığı aşikar hale gelen Osmanlı rejiminin Kemalizm’e inkılap etmesi de sosyal yasaların kusursuz işleyişinin doğal bir sonucu olarak görüldüğünde sürpriz sayılmaz. Mevzuyu daha fazla uzatmamak için detaylardan bahsetmiyorum.

O günün aydınlarından Elmalılı Hamdi, Said-i Nursi, Mustafa Sabri, Mehmet Akif ve Said Halim Paşa, Osmanlı devletini yok oluşa doğru götüren süreç konusunda Abdülhamit’e uhdelerine düşen uyarılarda bulunuyorlardı. Fakat her otokrat gibi o da bu uyarılara kulak asmadı. Ne yazık ki, bugün hala o aydınlar ulu hakanı(!) devirmeye çalışan, neticede Osmanlı’yı yaşatmak için mücadele eden Abdülhamid’i yalnız bırakarak imparatorluğu yıkıma götüren muhaliflerle beraber anılmaktalar.

O gün benzer suçlamalara karşı Said Halim Paşa şöyle cevap vermişti:

“Sultan Hamid dünyaya gelmemiş olsaydı, çağdaşları başka bir Sultan Hamid’in meydana gelmesine sebep olacaklardı.”

Yani gerek imparatorluk yönetimi gerekse toplum, yaptıkları ve yapmadıklarıyla böyle bir neticeyi kendi elleriyle hazırlamıştı. Zaten yıkılış turnikesine girmiş bulunan imparatorluğun ömrü zorlamalar sayesinde biraz daha uzamış oldu.

Yukarıda isimleri zikredilen zevatı suçlayanlar şu hakikate de gözlerini kapıyorlardı: Zulme karşı çıkmak; zulme meyletmemek müslüman aydının sorumluluğudur. Ancak bugünün olduğu gibi o günkü aydınların çoğu da saray erbabının safında durarak, zalim bizdendir diye zulme karşı tepkisiz kalmışlardı.

Nasıl muhafazakar cenahın önemli bir kesimi halen bu sebepten mütevellit Elmalılı Hamdi, Said-i Nursi, Mustafa Sabri, Mehmet Akif ve Said Halim Paşa gibileri yargılıyorlarsa bugün aynı sebeple yine bir avuç hak ve adalet savunucusu yargılanıyor. Sözüm ona ümmetin liderine ve ordusuna (!) muhalefet ediyorlar diye ötekileştiriliyor. Bugüne kadar onlarca kişinin, “Tayyip Erdoğan düşmanlığı yapıyorsunuz” suçlamasına maruz kaldık. Üstelik bunu dillerine pelesenk ettikleri “Adaletten ayrılırsanız seni kılıçlarımızla yola getiririz” diyen diri bir topluluğun anlayışını arkalarına alarak yapıyorlar. Halbuki bu dinin Peygamberi, “hem mazlum ve hem de zalim kardeşinize yardım edin” diye emir buyuruyor. ‘Mazlumu anladık da zalime nasıl yardım edilecek?’ diye sorulduğunda ise ‘Zalimin zulmüne mâni olmakla’ diye cevap veriyor. Zulmedenin zulmüne mâni olmaya çalışmak ve onu adalete davet etmek niye düşmanlık olsun? Ne diyelim, izan, insaf ve vicdandan mahrum insanlara? Galiba bazı hesaplar mecburen ötedeki şaşmaz mahkemeye kalacak.

Ahlakı, erdemi sadece şekli birtakım ritüellere indirgeyen, hapseden bir anlayışın adaletten, hukuktan hiç de hazzetmediğini görüyoruz. Halbuki modern dünyanın ahlak teorisyenleri, “özgür insanların erdemi, zulme ve haksızlıklara karşı çıkmak, kendisi mağdur olsa bile zulme karşı dik durmaktır.” diyerek sevgili Peygamberimizin “Bir saat veya bir gün adaletle hükmetmek, bir sene (ya da altmış sene) nafile ibadetten hayırlıdır.” hadisini de doğrulamış olmaktadırlar.

Totaliter, baskıcı, hürriyetleri kısıtlayıcı rejimlerinin ömrünün uzun olmayacağı hem dinin bir hakikatidir ve hem de tecrübeyle sabittir. Meşhur ifadeyle “Küfr ile abad olunur, zulm ile abad olunmaz.” Devletlerin de diğer tüm canlı organizmalar gibi doğup gelişip bir süre sonra yokuştan aşağıya doğru inmeye başlayıp öldükleri bir hakikattir. Burada bizim gibi düşünen, fikir üretenler için asıl sorumluluk bu toplumların tarihe mal olmuş yıkılış sebepleri üzerinde düşünüp bugünümüze dair dersler çıkartıp yöneticilere uyarılarda bulunmaktır. Siyasetnameler de böyle süreçlerin ürünleridir.

İktidarın bugün ehliyet ve liyakatten uzaklaşmış siyaseti için doğal olarak şu sual sorulabilir: İnsan topoğrafyamız, temsil liyakatine, ehliyetine sahip kimseyi bulamayacak derecede çoraklaşmış ve çölleşmiş olabilir mi? Yoksa iliklerimize kadar nüfuz eden yenilgi psikolojisiyle mahallede o ehliyetteki kişileri bulmamıza, seçebilmemize mani olan bir zihinsel, ruhsal sıkıntımız mı var? Elbette değil. Bugünkü perişanlığımızın sebebi sadece meseleyi basit bir iktidar değişimi olarak algılayan iktidar partisinin bütün alternatifleri dışlayarak sadece kendi iktidarının ömrünü uzatacak ve kendilerine sadakat gösterecek, biat edecek kifayetsiz muhteris kişilerle çalışma arzusudur.

Hülasa, bugün yetişmiş, ehliyet ve liyakat sahibi yeterli insan potansiyelimiz var. Ancak bu potansiyeli etnik ve inançsal kimliklerine bakmadan sadece ehliyet ve liyakatlerine bakarak uzmanlıklarına uygun birimlerde istihdam edecek, bir orkestra şefi kıvamında onları bir ahenk içinde idare edecek, koordine edecek, denetleyecek siyasi yönetimden mahrumuz. Haliyle yerli yerince kullanılmayan, atıl bırakılan ehliyet ve liyakat körelir veya değerlendirilebileceği ülkelere kaçar. Bugün yapılan tam da budur. O anlamda bu ülke ciddi bir beka sorunu yaşamaktadır. Allah muhafaza…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept