Son birkaç günde karşılaştığımız iki vaka bana büyük bir hakikati yeniden hatırlattı.
Bunlardan biri, Gazze’ye doğru harekete geçen “Küresel Sumud Filosuna” Türkiye’den katılan bir grubun yolda o bilindik marşları söyleyerek coşmaları, sanki bir yere fethetmeye gidiyorlarmış gibi itici / irrite edici hal ve hareketleriydi.
Diğeri ise cuma hutbesinde çocukların terbiye edilmesi konusunda okullarda okutulmakta olan “din ve ahlak bilgisi” dersinin önemine yapılan vurgu.
Müslüman’ın her hal ve hareketi diğer insanlar için bir numune olmalıdır. İnsanlar onlara bakarak inandıklarını iddia ettikleri dinle ilgili olumlu veya olumsuz bir kanaat sahibi olurlar.
Cenab-ı Allah Bakara 143’te şöyle ifade buyuruyor:
“İşte böylece Biz, sizin insanlığa karşı şahitler olmanız, peygamberlerin de size karşı şahit olması için, sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık. Yöneldiğin tarafı (Ka’be’yi) sadece peygamberlere uyan kimseyi, topukları üzerinde geri dönenden ayırt etmek için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah, sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah Râuf’tur, Rahîm’dir (şefkati sonsuz, rahmeti sonsuz).”
Mevdudi ayette geçen “ümmet-i vasat”ı tanımlarken, “O, belirli sınırları aşmayan, orta yolu izleyen, diğer milletlere adil davranan ve diğer milletlerle olan ilişkilerini hak ve adalete dayandıran, doğru ve soylu bir toplumdur. (…)’’demiştir.
Arapça “ümmet-i vasat” olarak geçen “orta yolu tutan bir ümmet” deyimi başka hiçbir dinde tam karşılığı bulunmayan çok geniş anlamlı bir ifadedir.
Allah hakka şahitlik etme görevini Peygamberlere ve onlara tabi olan Müslümanlara yüklemiştir. Bu görev peygamberin diğer insanlara şahitlik etmesi gibi, müslümanların da diğer insanlar önünde hakkın, doğruluğun ve adaletin yaşayan şahitleri olmalarını ve bu misyonun anlamını tüm dünyaya göstermelerini gerektirir. Bu sebeple hesaba çekilecek müslüman toplumlara çok büyük sorumluluk düşüyor. Nasıl Hz. Peygamber (as) Allah’ın kendisine bildirdiği hakikati insanlara ulaştırmakla ve şahsında müşahhas kılmakla görevli idiyse, aynı şekilde müminler de Resulullah’tan aldıklarını, gördüklerini diğer insanlara tebliğ etmek ve yaşamlarında bir numune olarak göstermekten sorumludurlar. Eğer “adil şahitler” olarak görevlerinde en ufak bir gevşeklik göstermişlerse, kendi kötü amelleriyle birlikte kendi önderlikleri zamanında yayılan kötülüklerden de sorumlu tutulacaklardır. Kıyamet gününde Allah şöyle soracaktır: ‘Dünyayı kasıp kavuran sapıklık, zulüm ve günah salgınını gördüğünüzde onu engellemek için ne yaptınız?”
Elmalılı’ya göre ise: “Müslümanların, şuna buna uyuntu olmayarak, diğer milletlere örnek teşkil etmeleri gerekecektir ki bunu sağlayacak o doğru yol (İslam) bir Allah vergisi olmakla beraber, onun üzerinde yürümek insanların iradelerine ve çalışmalarına bağlı bir iştir.”
Yine Mevdudi, ayette geçen “kıble” değişikliğini sadece bir ibadet yönü değişikliğinden ibaret görmüyor. Kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Kabe’ye yönelmesini, manevi önderlik görevinin İsrailoğulları’ndan alınıp, Hz. Muhammed’e (sav) ve ümmetine verildiğinin ilanıdır diye yorumluyor. Ve kıble değişikliğiyle ilgili açılımını ilginç bir noktaya getiriyor:
“Kıblenin değiştirilmesi aynı zamanda gerçek Müminlerle, önyargılarına tapanların ve ırkçıların ayırt edilmesini de sağlamıştı. Bir tarafta, kendi Kabelerini bırakıp Mescid-i Aksa’yı kıble olarak kabul etmeye hazır olmayan Araplar vardı. İlk önce onlar denendi. Bu zorlu bir sınavdı, fakat samimi Müminler bu sınavı geçtiler, kavmiyetçilik putuna tapanlar ise sınavı kaybettiler. Kıblenin, Kudüs’ten Kabe’ye çevrilmesiyle ise Müslüman olan Yahudi ve Hristiyanlar da deneniyordu. Atalarının kıblesinden başka bir kıble kabul etmek onlar için çok zordu. İslam’dan yüz çeviren ırkçılar, Allah’ın gerçek kullarından ayırt edildi ve Hz. Peygamber’in yanında sadece gerçek Müminler kaldı.”
Bugünkü müslümanların en önemli problemi yanlış temsildir. Hz. Aişe’ye Hz. Peygamberin ahlakı sorulduğunda, “O yaşayan Kur’an’dı” diyor.
İşte Gazze’ye doğru yola çıkanlar müslüman olduklarının bilinci içerisinde nasıl bir adil şahitlikte bulunacaklarını baştan hesap etmeliler. Meselenin bir dinler savaşı olmadığı, bir insanlık mücadelesi olduğu bilinciyle hareket edilmeli ve “hangi halimiz İslam’ı en iyi temsil etmeye uygundur?” deyip o vakara denk düşecek bir duruş sergilemelidirler. Gazze’deki hadisenin bütün insanlığı ilgilendirdiği şuuruyla hareket edip o davayı insanlığa mal etmenin yol ve yöntemlerini temsille göstermek yerine İslami motifler, marşlar çalarak fethe gider gibi gitmek, maşeri vicdanı harekete geçirecek söz ve eylemlerde bulunmaktan daha isabetli görülemez.
Bir daha şahitlik ettim ki, zikrettiğim ayette mevzu edilen “vasat bir ümmet” olmayı beceremiyoruz. Öyle bir niyet ve azmimizin olup olmadığı da ayrı bir müzakere konusu. Yanlış temsilden dolayı insanları dine yaklaştıracağımız yerde uzaklaştırıyoruz, yer yer nefret ettiriyoruz.
Bu halimiz ortada değilmiş gibi bir de Cuma hutbesinde müslüman kitleye çocuklarını terbiye etmeleri, okullarda okutulmakta olan “din ve ahlak bilgisi” dersini dikkatle takip etmeleri öneriliyor. Bu durum saç baş yolduracak mahiyette. Elli yıldır okullarda bu dersin okutulması yetmemiş, müfredata yeni din dersleri konulmuştur. Zannediyorlar ki, bilgiyi bu şekilde zerk edersek çocuklar, gençler kendiliğinden dindar, terbiyeli oluverirler, işleyen makinaya ham maddeyi atıp mamule dönüşmesini beklemek gibi. Bunu yirmi üç yıldır sınadınız, sonuçlarının olumsuz olduğunu gördünüz, halen bunu inatla sürdürmenin bir anlamı var mı? Bu yöntem kolay olanı tercih etmektir. Zor olan ise İbn-i Haldun’un önerdiğidir: “Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira zaten size benzeyeceklerdir…Kendinizi terbiye edin yeter..”
Bir arkadaşım anlatmıştı: “Faydalı bir icraatı bir siyasetçiye tavsiye etmeye niyetlendim. Bir gün bir milletvekilinin çocuğu, sizi babamla görüştürebilirim ancak babam konuşurken siz bana odaklanın, malum politikacılar yalan söylerler, babam da bundan muaf değil. O konuşurken siz mimiklerime odaklanın, doğru ve yalanını size mimiklerimle işaret ederim” dedi.
İşte böyle. Şimdi bu adam oğluna “yalan söyleme, dürüst, adil ol!” diye nasihatte bulunabilir mi, buna hakkı olabilir mi? Bulunsa dahi etkili olur mu? Bu toplum bugün bu hallere düşmüş durumda. “Bizden geçti, biz iyi değiliz, bari çocuklarımız ahlaklı, terbiyeli, dürüst olsunlar.” diye düşünüyoruz ama olmayacaklar, hatta bir kısmı önümüze dikilecek “Anne, baba eğer inandığınız din yaptıklarınızsa ben sizin dininizden değilim” diyecekler, ki buna da zaman zaman şahit oluyoruz.
Müslümancılık oynamak bizi rahatlatıyor. Mazruf gitmiş, zarfla teselli buluyoruz. Kendimize hayrımız olmadığı gibi ne çoluk çocuğumuza ve ne de başkalarına…