Ak Parti’den Sonra Nasıl Bir İktidar?

by Fahrettin Dağlı

Ak Parti’nin artık siyasi ömrünün sonlarına geldiği bir gerçek. Bundan böyle iktidarın kötü icraatlarını tekrar gündeme getirmek, gönülleri daha fazla karartıp, geleceğe dair umutları tüketmek yerine mutlu, mesut bir geleceğin nasıl ve kimler tarafından inşa edilebileceği sorusuna odaklanılmalıdır diye düşünüyorum.

Daha önce de çok yazdım. Bazıları ‘bundan sonra iktidar, siyasal çoğunluğu elinde bulunduran ana muhalefet partisine (CHP) aittir’ gibi bir söylemi yaymayı sürdürüyorlar. Bunun dışındaki toplumsal muhalefet kesimlerinde de Ak Parti deneyiminden sonra muhafazakar / dindar siyasetçilerin şanslarının olmadığı iddialı cümlelerle ifade ediliyor.

Halbuki Ak Parti iktidarından sonra belki de en isabetli tercih sağ / muhafazakar terimlerle tanımlanan siyasetçilerin inisiyatif almaları ve iktidarı üstlenip bir bakıma kazasız bir şekilde ülkeyi restorasyona tabi tutup, yirmi beş yılın birikimi olan sıkışmışlığı, yer yer nefreti yumuşatacak, rövanşizme fırsat vermeyecek, demokrasiye tekrar yumuşak bir geçiş sağlayabilecek bir elit kadronun iktidarından geçiyor.

Bu cümlelerim genellikle şu itirazla karşılaşıyor: “Ak Parti deneyiminden sonra bu ülke bir daha dindarlık iddiasında bulunan insanlara emanet edilemez.”

Tek başına Ak Parti deneyimi üzerinden böyle bir yargıya varmanın ilmi ve ahlaki bir dayanağı, izahı yoktur. Muhalefetin büyük çoğunluğu Ak Parti iktidarının politik tasarruflarının dini değerlere istinad etmediğini, sadece muhafazakar kesimin sempatisini celbetmek için kötü icraatlarını dini değer ve kavramlarla topluma yansıtmaya çalıştıklarını, toplumu yanılttıklarını biliyor. Birtakım mahfillerin özellikle bu düşünceyi köpürterek bu ülkenin temiz, dürüst kalmış insanlarının siyasi inisiyatif almalarının önünü almaya yönelik bir gayretkeşlik gösterdiklerini yorumluyorum. Yine R. Tayyip Erdoğan liderliğindeki siyasi hareketin de bu çevrelerin yönlendirmeleri, manipülasyonlarıyla yanlış yöne doğru sevk edildiği kanaatindeyim.

12 Eylül darbesinden sonra tekrar şekillenen siyasi tabloda uzun yıllardır sivil siyasetin temsilciliğini yapan örgütlerin siyaset sahnesine parti olarak girmeleri ve gittikçe başarılı bir trend oluşturmaları ister istemez birtakım çevreleri telaşa düşürdü. Geçmişin kötü mirası nedeniyle toplum temiz, şeffaf, adil bir siyasete susamıştı. Ak Parti’nin doğuşu ve yükselişi bir bakıma bu beklentinin bir neticesiydi.

Ak Parti öncesindekiler öyle kötü bir miras bıraktılar ki, Ak Parti’nin ilk yıllarındaki onca yanlışı bile önemsiz sayıldı. Hatta siyasi yorumculardan, gazetecilerden şu cümleleri sık sık duyuyorduk: “Ak Parti’nin bu iktidar deneyiminden sonra artık başta CHP olmak üzere sistem / düzen partilerinin hiçbirinin iktidar şansı kalmadı.” Dolayısıyla menfaat / şer şebekeleri çıkarlarının kaybolacağı endişesiyle bir bakıma Ak Parti’nin mahremine / kozmik odasına sızdılar. Partiyi adım adım gayri adil, gayri insani politikaları uygulama noktasına taşıdılar. Şeytan sağdan yaklaşmıştı ve başarılı bir netice elde etmişti! 15 Temmuz’dan sonra da Ak Parti siyaseti meşruiyetini, güvenirliğini tamamen kaybetti dersek yanlış olmaz.

Peki, bu olumsuzluklar neden bu ülkenin milyonlarca dindar insanının hanesine kaydedilsin? Bugüne kadar Ak Parti’nin dışında kalmış, siyasetini eleştirmiş ve bu konuda CHP’den daha başarılı bir muhalefet yürütmüş azımsanmayacak bir insan topluluğu var. Dindar / mütedeyyin kesimin çoğunluğunun, tüm olumsuzluklara rağmen yine de Ak Parti’nin arkasında durmalarını sadece o insanların düşüncesizliğine, kavrayış eksikliğine hamledemeyiz. Ne yazık ki, daha taze yaşanmış olan bir 28 Şubat vardı, Ak Parti zihinlerde tazeliğini koruyan yasakları, haksızlıkları gündemde tutarak söz konusu kitleyi arkasında konsolide edebildi. Kılıçdaroğlu’nun dudak ucuyla “helalleşme” çağrısı bile çok kısa bir zaman içerisinde unutuldu gitti. Dolayısıyla iktidar tabanı CHP’ye nasıl güvensin? Buna rağmen partinin arkasındaki desteğin %32’ler civarında olmasında şaşılacak bir durum yok. CHP’nin kemikleşmiş oyu halen en iyimser tahminle %22-23 civarındadır. Diğer %9-10 ise muhafazakar mahallenin mevcut muhalefet partilerinde göremedikleri performans nedeniyle mecburi olarak kazanacak parti olarak gözüken CHP’de geçici olarak iskan edenlerdir.

Ak Parti daha uzun yıllar yine arkasında toplumsal çoğunluğa tutunarak iktidarını sürdürebilir miydi? Bunun önünde ciddi hiçbir engel yoktu. Ancak toplumsal muhalefetin kanaatine göre olumsuz cihete dönmesindeki en önemli sebep Ak Parti’nin İslamcı politikalarıydı. Bu izah ikinci bir soruyu gerektiriyor: Ak Parti gerçekten İslamcı bir parti miydi? İslamcı denilebilecek hangi uygulamasını sayabiliriz?

Nihayetinde İslamcılık da bir ideolojidir, ideolojilerin de istinat ettiği doktrinleri vardır. Neydi Ak Parti’nin doktriner temelleri, bilen var mı?

İktidarın imam hatip liselerinin, Kur’an kurslarının sayılarını artırması, orta dereceli okulların müfredatlarında dini muhtevalı seçmeli derslerin konulması, diyanet personelinin sayılarını artırma ve mali durumlarını iyileştirme, başörtülü kadınların kamu kurumlarında çalışmalarının serbest bırakılması, kamuda daha çok mütedeyyin personelin istihdam imkanı bulması veya bunların kayrılması, Ayasofya’nın ibadete açılması, CB Erdoğan ve diğer Ak Parti aktörlerinin sık sık dini muhtevalı cümleler kurmaları, Erdoğan’ın camilerde Kur’an kıraat etmesi mi İslamcılık oluyor?

Bir siyasi hareketin “İslamcı” bir etiket taşımasını da doğru bulmuyorum. Bu ülkede sadece müslümanlar olmadığı gibi sadece bir mezhep mensubiyeti de yoktur. Kanaatime göre hem dini ve hem de etnik çeşitliliğinin bulunduğu bir ülkede iyi niyetli dindar siyasi elitler, dinlerinin de gereği sayılabilecek bir siyasal pratiği şu temel kaideler üzerinde inşa edebilirler:

-Bütün toplumsal kesimlere eşit mesafede durarak, adil muamelede bulunarak, onların kendilerini inşa edebilmelerinin ve geliştirebilmelerinin önlerindeki engelleri kaldırarak o toplumsal kesimlerin itimadını ve güvenini sağlamak,

-Yolsuzluklarla, usulsüzlüklerle, rüşvetle, iltimasla, kayırmayla mücadele edip, kamunun genel çıkarlarını korumakla, güvende tutmak,

-Adil ekonomi politikalarıyla toplumsal kesimler arasındaki ekonomik dengesizliği, eşitsizliği gidermek,

-Faiz ekonomisini tedrici bir iyileşmeye tabi tutarak, üretimi ve üreticiyi teşvik ederek üretim, tüketim dengesini sağlamak suretiyle enflasyon oranını sıfırlamak,

-Evliliği teşvik ederek, kolaylaştırarak gayri meşru / hukuki ilişkilerin önüne geçerek, nesebi sağlam ve sahih bir toplumu inşa etmek,

-En ufak bir suiistimale fırsat vermeyerek, eşit ve adil sınav şartlarıyla kamuda ehliyetli liyakatli personel istihdamını sağlamak,

– Gerekli yasal düzenlemelerle istişare kurumu olan TBMM’yi lider otoritesinden bağımsız olarak milletvekillerinin hür iradeleriyle yasa yapabildikleri ve azınlıklarında temsil edilebildiği, hak ve hukuklarının korunduğu bir yasama müessesi haline getirmek,

-Seçim yasalarını ve siyasal partiler kanunu yeniden tashihe tabi tutup eşit ve adil şartlarda seçimlerin yapılabilmesinin şartlarını oluşturarak, adil bir temsili ve böylece yönetimde adaleti ve istikrarı temin etmek,

-Güven iklimini ülkeye yayarak toplumsal helalleşmeyi sağlayarak, barışı temin ederek, vatandaşın devlete olan güvensizliğini onarmak suretiyle bu maksat gerçekleşebilir.

Bu saydıklarım aynı zamanda İslam dininin de yönetime dair emir ve nehiyleridir. Dindar bir siyasetçinin / yöneticinin dinine yapacağı en büyük hizmet bu olsa gerek. Bunları yerine getirmek çok mu zor? Bunu yapmakla İslamcı mı olunuyor? İslam’ın yönetime dair hükümlerinin hangisi bugünkü modern siyaset kuramlarına aykırı düşüyor?

Bunları yapmakla Ak Parti iktidarının politikaları nedeniyle, dine ve dindara yönelik hasıl olan olumsuz yargıları, intibaları tashih etmek mümkün olur. Bu anlamda bu ülkenin samimi dindar siyasetçilerine büyük bir sorumluluk düşüyor.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept