Gerek Gazze soykırımı ve gerek halen süren ABD-İsrail-İran savaşı İslam dünyasının hali pürmelalini bir daha gözlerimizin önüne serdi.
Coğrafyadaki yönetimlerle ilgili söylenecek çok şey var ama ben sadece bir cihetini mevzu edeceğim.
1916 da Rusya ve Fransa arasında imzalanan ve diğer batılı ülkelerin rıza gösterdikleri gayri adil ve gayri ahlaki gizli Sykes-Picot Anlaşması problemin ilk adımını teşkil etmektedir. Bu anlaşma o coğrafyada adaleti ve barışı inşa etmeye hizmet etme değil, tersine bölge halklarını asla iflah olamayacakları bir gelecekle baş başa bırakma gibi bir niyetin sonucudur.
Bir başka önemli amaç da buradaki halkları daima paylaşımcı emperyal güçlerin himayesine muhtaç hale getirmek ve bu himayenin karşılığında o coğrafyanın yer üstü ve yer altı servetlerini sömürmektir. Olaylar düşündükleri, planladıkları gibi de tecelli etti. Bir asırdan bu tarafa bölge halkları birbirleriyle itişmekten vakit bulup kendi geleceklerini inşa etme fırsatı bulamadılar. Yüzbinlerce insanın ölümü, milyonlarcasının yerlerinden / yurtlarından kopup başka coğrafyalardaki ülkelerde muhacir olarak yaşamaları neredeyse onların kaderine dönüştü.
Bir tarafta Rusya’ya yakın Baasçı liderler ve diğer taraftan ABD ve Batı destekli hegemonik güçlerin inşa ettikleri ve kendilerine muhtaç hale getirdikleri aşiret liderlikleri ve yönetimleri…
O gün hukuksuzca cetvelle çizilen ihtilaflı sınırlar yüz yıl sonra da yine kan ve ateşin sebebi olarak mevcudiyetini sürdürüyor. Mayınlı bölgeler halen can almaya devam ediyor. Sınırları çizenler ihtilafları hukukla, ahlaki ve insani değerlerle çözmede arabulucu olmak yerine daha da derinleştirmek için ellerinden geleni yaptılar, yapıyorlar.
Hristiyan ve Yahudi toplumlarının çoğunluğunun Müslümanlar hakkında hayırhah düşünmedikleri bir gerçek. Özellikle entelijansiyelerinin menfi propagandaları ve siyasi önderlerinin hakka ve adalete istinat etmeyen politikaları neticesinde bu toplumlar arasında kalıcı bir barışın inşa edilmesi neredeyse imkansız hale getirilmiştir. Yine ABD ve diğer Batılı istihbarat örgütlerinin çalışmalarıyla inşa olunan şiddet yanlısı selefi örgütler emperyal gayeleri olan ülkelerin müdahalesi için mazeret oluşturmuşlardır.
Müslüman ülke ve topluluklar arasındaki ihtilafta hakem olmak yerine birilerinin safına geçip diğerine karşı tahrik etmek, provoke etmek, savaştırmak bu ülkelerin uluslararası politikalarının temel ilkesi sayılmıştır. Özellikle İsrail, kuruluşuyla birlikte bölgenin barışını tehdit eden bir ura dönüşmüştür. ABD ve Batılı devletler, bölgenin terbiye edilmesi, zapturapt altına alınması için İsrail’i maşa olarak kullanmış ve halen kullanmaktadır.
Peki, ABD ve Batı, bölgeyle ilgili bu marifetlerini sergilerken Müslüman toplumların durumu neydi? Mazur sayılabilirler miydi? Elbette hayır!
İman bir iddiadır. İspatı, tasdik makamı kalp ve dışarıya yansıyan belirtisi ameldir. Allah, Peygamberin Müslümanlar ve Müminlerin de diğer insanlar için model olduklarını ifade buyuruyor.
“İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık…” (Bakara:143)
Müslümanlık iddiasında bulunanlar iddiadan fiile intikal etmedikçe, İslam’ın ruhunu hayatlarının meşalesi kılmadıkça, akıl-nakil dengesini sağlamadıkça sadece inanma iddiası onları üstün kılmaz. Güç, inanma iddiasında bulunduklarına samimiyetle, aşkla, şevkle bağlanmakla ve fiili / eylemsel gerekliliklerine yerine getirmekle sağlanır.
Bu mevzuda Hz. Peygamber döneminden verilebilecek en önemli örnek Bedir muharebesidir. Hem askeri ve hem de lojistik anlamda Mekke müşrik ordusuna göre üçte bir kadar bir güce sahip olan Peygamber ordusu karşısındakileri çok ağır bir hezimete uğratmıştı.
Bu zaferin en önemli iki unsuru var. Birincisi, Peygamberin henüz yeterli bir maddi güce erişemediği bir dönemde Onun yanında saf tutan hesabi değil, hasbi insan topluluğunun moral / ahlaki üstünlükleri, diğeri de Allah’ın yardımına güvenmekle birlikte orduya katılan her bir neferin maddi ve manevi fedakarlıklarıdır. İşte bu iki temel unsur birleşince beraberinde Allah’ın yardımını getirdi. Sahabenin bu fedakarlıklarına, feragatlerine rağmen yine de Allah ayetiyle, zaferi müminlere bağışladığını / hediye ettiğini ifade buyuruyor. Görünmez ordularla desteklediğini haber veriyor.
“Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir. İşte size lütfu! Allah inkâr edenlerin tuzaklarını hep bozmaktadır.” (Enfal:17-18)
Yani, eğer siz Allah için birbirinizle kenetlenirseniz, O’nun davasına dört elle sarılırsanız, Peygamberin tavsiyesi olan, birbirinizi ören tuğlalar gibi sağlam bir tabya oluşturursanız, dünyanın tümü üstünüze gelse de Allah’ın izniyle sizi yıkamazlar.
Aksi bir hal ise, yani, iman iddiası sadece dillerinizde olup, kursaklarınızdan aşağı inmezse, dünyanın krallıklarına, saltanatlarına iltifat edip bütün iştihanızla dünyaya sarılırsanız, dev gösterişli binalar yapıp refahın rehavetine kapılırsanız, Allah üzerinizdeki manevi zenginliği alır, sizi zayıf bırakır, düşmanlarınızın karşısında suyun önündeki çerçöp mesabesine indirger. Hz. Peygamber bu durumu da bir hadisinde şöyle haber veriyor:
“Yakında milletler, yemek yiyenlerin sofralarına davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.”
Sahabeden birisi: “Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” diye sordu.
Rasûlullah, “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çer çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini kaldıracak, sizin gönlünüze de vehn kaplayacak” diye buyurdu.
Yine birisi: “Vehn nedir ya Rasûlullah?” diye sorunca:
“Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir (korkmaktır)” diye buyurdu.
Şimdi bu hadis bugünkü İslam coğrafyasının hali pürmelalini tasvir ediyor dersem herhalde isabetsizlik etmiş olmam.
Petrol gibi yerin altından Arap dünyasına sunulan nimetin azdırdığı yönetimler, bu zenginlikleri, yönettikleri halkların refahı için harcasalardı, hasıl olan zenginlikle diğer beldelerin yoksullarını da doyursalardı, o servetle oluşturdukları savunma güçlerini sadece kendi güvenlikleri için değil, yeryüzündeki tüm mazlumların selameti için de harcasalardı, kendi halklarına karşı oldukları gibi yeryüzündeki tüm insanlara adil muamelede bulunmuş olsalardı o zenginlik, o servet onlara ne güzel yakışırdı ve önlerini açardı, onlara manevi bir güç katardı. Ama bunları yapmadılar, yapmadıkları için de Peygamberin haber verdiği tehlike onları da buldu. Velhasıl bugün bölgedeki beş yüz milyon Müslüman nüfus İsrail’deki altı milyonluk Yahudiyle baş edemiyor. Ve haliyle ABD’nin şefaatine sığınıyorlar. Sonuçta Müslüman olmanın vecibelerini yerine getiremedikleri için ellerindeki petrol gelirlerini ABD’ye peşkeş çekerek onların himayesine sığınmakta buluyorlar çareyi.
ABD-İsrail-İran savaşında İran’ın bombardımanına karşı çaresiz kalıp olup biteceklere peşinen teslim oldular. Bugün oturup ABD’nin kendilerini himaye etmediğinden şikayet edip sızlanmaktalar.
Keşke başlarına gelen bu felaketin sebebini Allah’a (Kur’an’a) götürüp sebebini orada bulsalar da bir daha aynı delikten ısırılmasalar. Allah’ın yardımından yoksun kalmanın kendilerini nasıl ABD’nin kapısına muhtaç hale getirdiğini bir düşünebilseler. İnşaallah…