İktidarın en iddialı olduğu hususlardan birinin “dindar nesil yetiştirmek” olduğu malumdur. Bugün görüyoruz ki, iktidar bu iddiasından vurulmuştur.
Kanaatimce iktidarların böyle bir alana girmeleri sakıncalıdır. Vatandaşların yönetim emanetini üstlenen yöneticiler tüm kesimlere eşit mesafede durmalıdırlar. Bütün inanç mensuplarının değerlerini yaşatma ve geliştirme imkanlarını hazırlayarak, teşebbüs hürriyetlerinin önündeki bariyerleri, yasakları kaldırarak, güveni sağlayarak, vatandaşların din ve vicdan özgürlüğünü tanıyıp garanti altına alarak bir bakıma gelişmenin ve geliştirmenin iklimini oluştururlar. Zaten müslüman bir idareci bunu yapmakla dinine de hizmet etmiş olur ve dindar bir neslin yetişmesinin vasatını hazırlar.
Siyasal iktidarların ideolojik eğilimlerine göre bir siyasal programı oluşturmaları ve uygulamalarında bir sorun yoktur. Ancak bunu yaparken asla vatandaşları arasında ayırımcılık yapmamaları gerekir. Müslümanlarla birlikte diğer inanç mensuplarının sayılarına bakmaksızın inançlarının gereği olan şartların hazırlanması iktidarların asli görevidir. Bunu en çok da müslüman idarecilerin gözetmesi gerekir. Müslümanlar dinlerinin hak, diğerlerininkini batıl görüyorlarsa onların herkesten çok eşit şartlar talep etmeleri beklenir. Çünkü eşit ve adil şartlarda en çok kazanacak olan İslam dinidir. Dinin toplumda neşvünema bulması siyasal iklimin hürriyetçi ve adil olmasıyla çok yakından ilgilidir.
Eğer derdimiz toplumun İslam’la buluşması ise -ki müslümanlar bunu arzular-, dine yapılacak en büyük hizmet, müntesiplerine hürriyetçi ve adil bir siyasal iklimde değerlerini yaşama, yaşatma ve iletme fırsatlarını tanımaktır. Bunu yapmayıp devlet otoritesiyle din dayatmaya, dindar nesil yetiştirmeye kalkarsak mukavemetle karşılaşırız. Çünkü bu Allah’ın hoşnut kalmayacağı bir eylemdir. Bugüne kadarki tatbikat da bunu ispat etmiştir. Din, diyanet alanında o kadar tasarrufta bulunulmasına rağmen dini alanda muazzam bir tahribat yaşanmaktadır. Bırakınız “dindar nesli”, gençler büyük bir savrulmaya maruz kalmışlardır. Agnostizmin, deizmin dipsiz çukurlarına yuvarlanmışlardır.
Önceki yazılarımda ifade ettiğim için mevcut sosyal ve ekonomik düzenlemelerin nasıl bir hukuksuzluğa yol açtığını tekrarlamak istemiyorum. Sünnetullah gereği, ekonomik hakların gayri adil bir şekilde bölüştürülmesinin toplumu hızla yozlaşmaya götüreceği izahtan varestedir. Keşke dillerin terennüm ettiğine kalpler ve eylemler de iştirak etmiş olsaydı.
Allah’ın değişmeyen sünnetinin nasıl tecelli ettiğine bugüne kadar onlarca defa şahitlik ettim. Aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurduğunu az çok akıl sahibi herkes anlar, bilir.
Şahsileştirmemek için örneklendirme yapmıyorum. Biraz zaman ayırıp, Google’da gezindiğinizde insanların iddialarıyla nasıl sınandıklarını ve bu iddialarının altında kaldıkları görülebilir.
Bu yazıyı kaleme almama sebep olan vaka, bir gün aralıkla Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illerindeki iki okula öğrenciler tarafından yapılan müessif saldırılardır. Haber kanallarına bakıyorum herkes suçlu arıyor. Kimileri velileri, kimileri eğitimcileri, kimileri TV programlarını ve kimileri de sanal alemle kurulan ilişkiyi hedefe koyuyor.
Zahirde bunların hepsinin etkisi mevcuttur ama ana unsurun muktedirin iktidar etme tarzı olduğunun altını kalın bir çizgiyle çizmek icap ediyor. Bir yönetimde halka ve dahi canlı ve cansız varlıklara adaletle muamele ediliyorsa, kişi hak ve hukukları gözetiliyorsa orada her türlü gelişmeden bahsedilir. Aksi halde bolluğun ortasında yoksunluğu ve yoksulluğu yaşarsınız. Sebepler bir araya gelir ve o diyarda her türlü olumsuz gelişmenin vasatı oluşur. Bu basit gerçekliği bilmemek mazeret değildir.
Yazıyı bir dilekle bitireyim; Toplumun akıbetini düşünen her hakperest ve vatansever kişinin yapacağı şey, iktidar erkini hakka ve adalete davet etmektir. Bunun dışında esaslı bir çözüm bilmiyorum.